Çenemde Bir Eksik Var

>> 16 Aralık 2013 Pazartesi

Gecelerimin alışıldık karabasanlar yerine masallarla süslendiği o sihir zamanlarında dolgusu düşmüş azı dişimin içerisinde yaşıyordu Deniz. Daha doğrusu O öyle iddia ediyordu. Yine kırık bir kibrit çöpüyle dişimde bir takım tavuk cesedi parçaları ararken tam olarak bunu söyledi bana. Her zaman orada olacağını, o çok dillendirdiğim ayrılığı yaşasak bile oradan taşınmayacağını, her içki içtiğimde sarhoş olup bana küfredeceğini ve ağzımın içerisinde olması muhtemel farklı kadın unsurlarına savaş açacağını söyledi.

Deniz’in azı dişime taşınmasını doğrusu hiç istemedim. Azı dişim azılı bir göt oğlanından başka bir şey değildi çünkü. Örneğin o sıralar çok kullandığım “hallederiz” cümlesini aslında bana azı dişim söyletiyordu, eminim bundan. Hayaletler yaşıyordu orada, intiharcıl hortlaklar... Dokunulması haram kılınmış bir mecusi cesedi kadar ölüydü orospu çocuğu ve içinde cesetler biriktiriyordu her Allah’ın günü. Bir insan olsaydı tam bir amcık ağızlı olurdu. Asaleti tuttuğu renklerden menkul bir amcık ağızlı, hatta belki de bir Fenerbahçe’li olurdu; çok iyi biliyordum. Beni her gün arayıp 39 liralık asgari ücreti artık ödememi söyleyen Finansbank çalışanının patronuydu azı dişim. Ben yine de mutlu oldum Deniz’in bu söylediklerine ama içimdeki Cemal hemen o klasikleşmiş asimetrik kaş kaldırışını takındı yüzüne. “Bu diş” dedi bana, “bu diş gidici oğlum; yaşayamazsın bununla sen.”

Bu kadar ön bilgiden sonra sana çok aptalca gelecek bir bilgi vermek istiyorum sevgili okuyucu. Ben bademciklerimi bile aldırmadım. Ne alakası var değil mi? Evet. Hayatımın on dört senesi boyunca hiç sektirmeden her ay bademcik iltihabı oldum ama bademciklerimi aldırmadım. Anestesisiz, canlı canlı kestiler bademciklerimi henüz yedi yaşımdayken ve sonrasında tüm doktorların “kriptik tonsilit bu, alınmaları gerek” demelerine rağmen aldırmadım. Bilmiyorum gerçekten, sanki bademciklerim annemdi benim. Canımı yakıyordu, herkes orada olmaması gerektiğini söylüyordu ama bir yandan da farenjitten falan koruyordu beni. Bana aitti. Beni her üzdüklerinde, babamı da çok üzüyorlardı. Babam bana sarılıyordu, ben O’nu teselli ediyordum. Beni terk etmek istediklerini seziyordum her penisilin iğnesini yediğimde ama ben onların beni terk etmesini hiç istemiyordum. Bir Cemal’dim ben, her zaman bir Cemal oldum. Ama bademciklerim beni Batuhan yapmak istiyorlardı. İstiyorlardı ki hiç bir zaman soğukta koşup terlemeyeyim. Dondurma yedikten sonra muhakkak ılık su içeyim. Anneannemin ördüğü o garip, kaşındıran yün kazaklarını ve beni bir kız çocuğu gibi gösteren külotlu çorabı giymeden hiç dışarı çıkmayayım. Annemdi benim bademciklerim. Ama ben de bir Cemal’dim, eminim bundan. Geri adım attığım ya da söz dinlediğim hiç vaki değildir. Kafamın dikine gittiğim her seferde ebemi sikti ibne bademcikler. Beni kendilerince doğru yola getirmeye çalıştılar. Ben seviyordum aslında puştları. Beni orada olmamalarıyla tehdit etmesinler istiyordum sadece. Bir kez olsun “hadi lan tamam, izin verdim” demelerini bekliyordum. Gidecektim çünkü Allah kahretsin, gitmeyen bir kendim düşünemiyorum. Nasıl bir nefret benden gideceğimi bile bile bir hayır duasını esirgetir ki? Bademciklerim de böyle pis yaratıklardı işte. Beni karanlık odalarıma hapsedip ondan sonra her iğneyi yediğimde “senin yüzünden şiştik, aslında şişmek istemiyorduk ama bizi sen şişirdin” diyen götverenlerdi. Yıllar süren kavgalar sonunda biraz adam oldular ama biliyorum, bademciklerim beni hep terk etmek istediler. Hayatımda hiç bir şeye sahip olmanın kavgasını bu küçük orospu çocuklarına sahip olmak için verdiğim gibi vermedim. Çünkü bademciklerim birazcık annemdiler benim.

Ne diyordum; gecelerimin yatak odamın duvarlarından yapış yapış akan  zift benzeri gölgeler yerine, ilk defa izin verdiğim sevgi dolu arkadan sarılmalarla korunduğu zamanlarda dolgusu düşmüş azı dişimin içerisinde yaşıyordu Deniz. Ve ben ne bok yiyeceğimi şaşırdım bana bunu söylediği zaman. Beni zaten yeteri kadar çıplak gördüğü yetmezmiş gibi gidip yerleşebileceği en korkunç yere yerleşti. Neşeyle gülerek söyledi tüm bunları. Ağzından çıkan her cümleyi korkunç bir ciddiyetle dinlediğimi ve beni inandırdığını bilmeden söyledi belki de. Hadi kendime iltimas geçiyor gibi olmayayım, her sözüne inanmamıştım aslında. Örneğin beni sevdiğine inanamadım. İnanmayı köpekler gibi istedim, ama yapamadım. Sanırım bu inançsızlık hali, hayatımda en yoğun olarak hissettiğim his olmuştur her zaman. Bana geceleri anlattığı masalların hepsine inanıyordum oysa ki. Beni tanıdık bir tilkiyle bir dağın zirvesine çıkardığı masalına inanıyordum. Güzel bir ağabeyimiz olan çakıl taşının şehit oluşuna, pelikanın ağzında delikanlılığın kitabını yazan bordo mavi hamsi kuşlarına, aşkı uğruna elini cıvaya bulayan ampullere inanıyordum. Ama beni sevdiğine hiç inanamadım. Böyleyimdir ben; hiç bir kalbi kırıp paramparça etmeden, içini açıp kendimi görmeden inanamam sevildiğime. Üstelik öylesine kötü şartlarda başlamıştı ki her şey. Ben hala ortada hiç bir şey yokken, salt şakasına “gitme dersen, kalırım” cümlesine “gitme” diyememenin ve o zamandır giyilemeyen süet ceketlerin acısını yaşıyordum içimde. Bu sözüne bile inandım, yemin ederim inandım. Ve daha en başında o kadar çok duydum ki “giderim” tehdidini; sırmaları açılmış, bir kaç kere kopup tekrar bağlanmış bir gitar teline benzedi her şey. Biliyordum bir süre sonra akort tutmaz hale geleceğini, paslanacağını ve nihayetinde kopacağını. Elimden geldiği kadar beynime hakim olmaya çalıştım. Nesnelerine bağladım O’nu. Eski ve unutulmuş bir tanrıçanın adına dikilen putlar gibiydi her şeyi; pijaması, diş fırçası, alerji hapları, hele ki o güzelim, öksüz terlikleri... Nesneler böyledir çünkü, nesneler oradadır. Sen sahip çıkarsan asla gitmezler, her zaman oradadırlar ve iyi dinleyicilerdir. Üstelik büyülülerdir aynı zamanda. Ama ağzımın içerisindeki hortlaklar hiç susmadılar, Allah’ım yemin ediyorum hiç susmadılar. Her seferinde fısıldadılar bana o gidişleri. Dediler ki “Cemal sen sevilmiyorsun, karşındaki insan bir kontenjan sevicisi...” Dünya’da kontenjan sevicisinden daha kötü bir şey yoktur çünkü, bakın mesela bunu pek çok insan bilmez. Kontenjan sevicileri hayatlarında ayırdıkları role kim sahipse onu aynı şekilde severler. Sen farklısın derler ama değilsindir. Sen istersen Augustus ol ama ünvanın hep Caesar’dır. Bir Caesar senden önce ortaya çıkmıştır ve senin en başarılı imparator olman bir şey değiştirmez. Caesar Augustus olursun. Hortlaklar bana dediler ki “sevilecek ne yanın var, insanların arasında olduğun gibi değilsin işte; bütün yaptığın numaraların farkına varacak, senin farkına varacak, korkularının farkına varacak, en zayıf yönlerini öğrenecek ve seni vuracak. Üstelik buna karşı söyleyecek hiç bir sözün yok, çünkü daha en başında söylemişti bunları, akıllı olmalıydın, kendini korumalıydın.” Hala küfredemiyorum o hortlaklara. Hala korkutuyorlar beni.

Bilmiyorum sevgili okuyucu. Hala gerçekte düşündüklerimi bilmiyorum. O kadar kılık değiştirdim ki hayatım boyunca ve bir zamanlar öyle keyifliydi ki bu değişim ritüeli... Artık gerçekte ne hissettiğimi bilmiyorum. Dünya’yı düalist bir şekilde algıladığım zamanlar geçti zannediyordum ama hala içimde hissettiklerimde bu pis düşünce var. Azizler ve şeytanlar... Sevilenler ve nefret edilenler... Bir şeyi sevip sevmediğimi anlayabilmek için onun normalde bana şeytan olarak gözükmesine sebep olacak bir hareketi yapmasını beklemek zorundayım. Ve şeytan olması gereken hareket yapıldığında hala seviyorsam ancak o zaman anlayabiliyorum hissettiğimin gerçek olduğunu. İşte bunun o an algılanmasının nasıl bir acı verdiğini bilemezsin. Öyleleyin gariban, acınası, suskun bir eyvallah; ve sonra her şey siyah... Hiç bir şey söylemeye hakkın yok; git ve kendini başka kadehlere, başka vücutlara, eriyip giden cüzdanına göm. Sakın durma, durursan düşünürsün, düşünürsen seni öldürürüm. Ve ölürken tek hissettiğin vicdan acısı olur. Solon’u hatırla, ne dersin? Durma, seni durasın diye böyle yaratmadık. İç, dövüş, sikiş ve sadece yaz. Hepsini durmaksızın yap. Sakın düşünme. Git ve kara köpeklerin tanrısına adaklar sun. Ah, yaptım evet bunu da. O karanlık cumartesi kutsal yerime gittim ve kendimi beş köpeğe tanıtıp, sevdirdikten sonra oraya kuyruk yağı sundum. "Orion peşinde Sirius, Kefeştetayyuş peşinde Kıtmir, Neyzen peşinde Çakaralmaz ve dahi tüm adı duyulmamış, şımarıkça acınmış, anlanmamış ve adil ve mütevekkil köpekler adına Cemal’in tanrısı bana yardım et. Dörtyolların ve çıkmaz sokakların aşkına peşimdeki tazılarından beni azat et. O güzel köpeklerini sadece adımı hatırlatacak kadar musallat et. Beni yalanlardan ve unutulmaktan arındır ve eğer adaletten, hatırından uzak şekilde dilediysem bunları beni kahret. Üstümde beş ayrı köpek kokusu ve hepsi benden razı. Beni görürsen sen görürsün, beni bir sevsen sen seversin. Hatırlat beni Cemal’in tanrısı, bütün unutulmuş köpeklerinin aşkına."

Azı dişinden geldiğimiz konuya bak. Çektirdim o dişi, çok uzun zaman oldu. Ama çekilirken bile rahat durmadı puşt. Üç parçaya bölündü, sonuna kadar savaştı. Kimse sadece inanmanın şeytanlarla savaşta yeterli olacağını söylemesin bana, iyi bir dişçiye de ihtiyacınız var. Diş doktoru bir peçete içerisinde o kafir dişi bana verdiğinde ağlayacak gibi oldum, biliyordum kabemi yıktığımı. Ahir zamanları yaşadığımın farkındaydım. Mutlulukta yaşıyordum ama gurbetteydim orada. Alışkanlığım yoktu ve yemin ederim bu benim suçum değildi. Kimse bilmez, kimse bilmez nasıl korkunç bir şey olduğunu her mutlulukta bir şüpheyle yaşamanın. Kimse bilmez davranışlarını kontrol altına tutarken, hissettiklerinin seni içeriden paramparça etmesinin nasıl bir şey olduğunu. Bir sürü olamamışlık, hayal kırıklıkları, ölü tanrılar vardı orada. Tavandan üzerime damlayan hayaletler vardı, yapış yapış ve sıcak. Ya şeytansı sevişmelerimden birisini gerçekleştirecektim, ki kimse beni o şekilde görmeyi hak etmez, ya da en iyi bildiğim işi yapıp ölümüne içecek ve kendimle kavgamı edecektim. Üstelik kavgamı hangi benim kazanacağına dair zerre de fikrim yoktu. Hiç olmaz zaten. Asla bilemezsin. İkincisi oldu.

Hep şeyi düşünmüştüm. Azı dişimi bir rakı kadehinin içerisinde ağır ağır dibe çökerken gördüğümü... Oradan bana küfrettiğini Deniz’in... Ağladığımı... Başka türlü öldüremezdim çünkü; o diş artık bir puttu, bir kafir tapınağı Filistin’de. Dedim ya gecelerimin yoldaş delirmeler yerine hafif aralık ve zaman zaman bir bebek masumca meme emercesine kendi kendine yalanarak yastığımın üzerine süslenen o güzel ağızlar zamanında dolgusu düşmüş azı dişimin içerisinde yaşıyordu Deniz. Sonunda azat etmek istedim aklımdaki resmini benim çarpık zihnimden. Her yerde aradım azı dişimi ve bulamadım. Her yere baktım, her yere. Biliyorum kaçtı orospu çocuğu. Hayatım boyunca benim anamı sikmek için kaçtı. Rakı kadehlerinde boğulmaktan korktu ya da usandı benden, terk etti beni. Arada sırada mesaj atacak bana, "n’aber yarrağım" diyecek. Sensiz nasıl da mutluyum diyecek, mutlu olacak da. Belki de azı dişim değildi puşt olan, bendim belki de. Ama hala Deniz’in bir parçası yaşıyor o dişte. Ya üşümüşse diye düşünüyorum bazen, ya o parçası üzgünse. Allah’ım ya dizleri yaralanmışsa, ya başını ellerinin arasına almış ağlamamaya çalışıyorsa? Ya yediği bir şey dokunmuşsa ve gazı varsa o parçasının, ya kimse sırtını ovalamıyorsa? Ya dolgusu düşmüş azı dişi zamanında korkunç babaanneler hiç ölmüyorlarsa ve sadece benim ruhumun çöpü şeytan halimle kalmışsa? Ya hala üzüyorsam O’nu istemeden? Kaçtı gitti orospu çocuğu, Deniz’e mi vermiştim acaba? Gerçekten bilmiyorum. Bir böğürtlen cini gibi kocaman ayakkabıları ve bükülmüş beliyle baktığını görür gibi oluyorum, akıyor gözlerimin önünden; eriyor. Bir acımasızlık görüyor bende. Ya öyle kaldıysa bir parçası orada? Terk etti beni azı dişim, eminim bu suç da benim. Sahip çıkmalıydım ona, hatırlanacak kadar yakın ve tekrar kullanılmayacak kadar uzak bir yere kaldırmalıydım. Haberim olmalıydı. Yapamadım hiç birini. Şimdi yok azı dişim. Umarım tek derdi benimledir. Umarım içinde taşıdığı Deniz’e kendisinin kurtarıcı rolünde olduğu hikayeler anlatıyordur, umarım inandırıyordur O’nu. Bir hayduttan başka bir şey olmadım hiç bir masalda zaten, tek fonksiyonum şövalye gelene kadar prensesleri kendi karanlığıma inandırmaktı. Umarım umutsuzluk, bekleyiş ve demir parmaklıklar kokan nefesiyle korkunç bir ejderhayımdır ben ve artık ölüyümdür. Hem yokum ben gerçekten de, bir dünle vuruldu bir yarınım. Bir tek eyvallah ve kalan her şey simsiyah.

Dedim ya, gecelerimin alışıldık karabasanlar yerine masallarla süslendiği o sihir zamanlarında dolgusu düşmüş azı dişimin içerisinde yaşıyordu Deniz. Ve düşünüyorum da; sanırım beni sevmişti.

Ben O’na kesinlikle aşık olmuştum.


0 yorum:

İş & Güç

İş & Güç
Huysuz, tatsız, tutsuz kadın...

Not Anymore

...
Well, he went down down down;

And the Devil said; "where you been?"
He went down down down,
He screamin' down around the bend.
Down down down,
This boy went solid down;

He was always cheatin'
And he always told lies,
He was always cheatin'
And he always told lies...