Bu Dünya'nın Devri Devranını

>> 21 Mart 2012 Çarşamba

Bazen sevişiyor muyuz yoksa Kursk'ta birbirine girmiş iki ordu muyuz bilemiyordum Figar'la. Sovyetlerin geniş cephe doktrini bende vücut buluyordu. İriydim O'ndan. Bir elim bileğini yatağa bastırırken diğeri leğen kemiğinin üzerindeki "aşk tutamaçlarını" yakalamış oluyordu. Bir kurdun avına saldırışı gibi boynunda solurdum O'nun, hafifçe dişleyerek. O'nunsa köylü beynimin kırk yıl düşünse var oluşunu tahmin edemeyeceği bir kas gücü vardı olmadık yerlerinde. İçinde sıkıştırıyordu beni. Blitzkrieg! Güzelliği konusunda herkesin mutabık kalacağı elleriyle saçlarımdan yakalayıp sertçe kaldırıyordu kafamı. Bense kıyamıyordum O'nun saçlarını o kadar sert çekmeye. Kötü hatıralara sahipti. O hatıraların süjelerinin anasını sikmek istiyordum. Aralanmış dudaklarının arasından hızlıca çıkan soluğunu solur, tüm yalancı devrimciliğimle O'nun o güzelim Nazi gözlerine dalardım. Emirler kesindi, tek bir adım bile geriye atılmayacaktı. Birkaç yoldaş saçı kaybedecek olsam da sertçe bir hareketle kurtarırdım başımı ellerinden ve öpüşürdük, dişleşirdik. Kasıklarımız ritmini bozmadan durmaksızın çalışırdı dakikalarca. Kan tadı gelene dek kenetlenirdi dudaklarımız. Belki de hiçbir devrim bu kadar güzel olmamıştı. Bütün Dünya'nın yüzünü buruşturacağı bir fatihtim ben. Üzerimde cephe, siper kokuları; yüzümde uzamış bir sakal ve silah tutmaktan nasır tutmuş ellerimle O'nun o narin ve sert Prusya'lı asaletinin üzerinde olurdum. Belki de hiçbir sevgi böylesine hoyratça ifade edilmemişti. Hayatın hoyratlığını birbirimizin üzerinde sevgiye dönüştürüyor da olabilirdik, açıkçası bilmiyorum. Hırıldardım gırtlağımdan, "seni çok istiyorum." "Sevgilim" derdi O da bana, sanırım sadece sevişirken söylüyordu bunu. Şaşkınlığımdan ötürü "kadınım" diyemezdim ben. Yavaşça yutardım bu sözü. Ama kadınımdı. O an, orada...

Böyle geçen bir gecenin devamında her zamanki "bir sigaraya iki ciğer banma" ritüelimizi gerçekleştirdik yine. O bir nefes alıp benim ciğerlerime üflüyordu. Ben de aynısını O'na yapıyordum. İlginç ve güzel bir tadı oluyordu o dumanın. Güzel kokulu, kurutulmuş bir çiçek gibi... Bunu O'na söylediğimde onayladı beni gözlerini şaşkınlıkla açıp;

"Değil mi?"

Allah'ım, gözlerinde günahın bir zerresi varsa en adi orospu çocuğuydum ben. Bin çeşit puştla, bin çeşit yataklarda, bin çeşit ıslaklıklar yaşamış olsa da o gözlerde günahın zerresi yoktu. Nasıl göremezler? Böylesine günahsız bakması muhafazakar geçmişimin sızısını dindiriyordu. Hayatım boyunca peşlerinden koştuğum o kayıp azizelerden miydi acaba? Bilmiyorum. Uzun süredir sevişirken ibadet ettiğimi hissetmiyordum sadece ve bu güzel aşinalık beni benden alıyordu her seferinde.

Ellerim bacaklarında gezinirken izledim O'nu o gece. Üç aşamalı gülüşlerinde kayboldum.

"Bacaklarımdaki tüyleri rahat bırakır mısın?"
"Bacaklarında tüy falan yok."
"Var! Çok yavaş uzuyorlar, biraz daha uzamaları lazım alabilmem için..."
"Bacaklarında tüy falan yok dedim ya..."
"Yalan söylüyorsun, zaten çarpık bacaklarım."
"Gerizekalı..."

Figar sana nasıl anlatsam da anlasan beni? Ich hasse schönheit işte. İlk çıplaklaştığımızda nasıl da salt güzelliğin yüzünden birkaç dakika benimkini kaldıramadığımı hatırlasana. O zamanlar güzelliğinden başka bir silahın yoktu gözümde. Sen yaralarını gösterdikçe ruhumda eski bir şarkı titreşti benim. Sen herkesin kaçacaklarını gösterdikçe koynuna sokulmak istedim. Benim istediğim çıplaklıkların kıyafetlerle hiç ilgisi yok, olmadı da.

Bir süre konuştuk. Saate baktık. Bir saatten fazla bir süredir sevişmiştik. Ne çabuk geçmişti zaman. Yarın da burada kalsaydı ya. Okul mu vardı? Olsundu. Ben uyandırırdım canım. Yalan da olabilirdi bu elbette...

Paramız azdı. Ben sıfırı tüketmek üzereydim, 20 liradan başka param yoktu. Avrupa yakasındaki kursa bile gidemiyordum. O'nun parasını ise alamazdım. Ruhumdaki Trabzonlu kurşunlanmış gibi oluyordu o zamanlar. Annem ve babamın da arası fenaydı. Üflenti gecelerimden birinde elime bıçağı alıp bana cinayetler kovalattıracak kadar fena. Babamın başka bir manitası olmuştu. Sanırım gitar çaldığı zaman O'nu dinleyecek bir kadın. Bilemiyorum. Hayatım boyunca kendimi kabul ettirebilme savaşı verdiğim insanların o iğrenç kavgalarıyla dolu dünyalarına çekiliyordum onlar tarafından. Zavallı kardeşim hala onlarla yaşıyordu, O'nu yalnız bırakmak istemiyordum. Baş edemezdi. Onlarla yaşamak zorundaydı da. Özel bir üniversitede tıp okuyordu. Bizimkiler en az altı sene daha taşaklarından yakalamışlardı çocuğu. Neden sonra aklıma geldi, Figar'a döndüm.

"Biliyor musun" dedim, "babam kardeşime i-phone alacakmış."
"A, ne güzel..."
"Aslında ben de isterdim sanırım. Kullanamam gerçi ama isterdim. Kıskandığımdan değil... Ne bileyim, devlet hastanesinde doğdum ben. Devlet okulunda okudum, dershaneye burslu gittim, devlet üniversitesi kazandım. İçki ve sigara dışında bir lüksüm olmadı hiç. Araba, kıyafet, telefon falan yani... Ama yirmibeş yaşındayım ve sanırım bir şeyler istemek için artık yaşım geçti."
"I-phone'u bilmem ama ailenin durumu iyiyken senin burada sefalet çekmen saçma. Kendi kendine dram yaratmaya meraklısın biraz."
"O para onların parası..."
"Onlar senin ailen, hem maaşı da annenden alıyorsun."
"Üniversite sınavlarından önceki gün bizimkiler beni iskender yemeye götürmüşlerdi. Niyazi Bey'e, pahalı bir yer Üsküdar'da... O zaman bir maddi kriz içerisindeydik. Herkes iskender yerken, ben iki tane içli köfte istedim. Çok kızdılar bana o gün."
"Haklılar, çok uyuzmuşsun."
"Belki de..."
"Bence ailenle konuşup biraz para iste, vereceklerdir."
"Biliyorum vereceklerini..."
"Sen onların çocuğusun."
"Biliyorum..."
"..."
"..."

"Pepe izleyelim mi?"
"Ne?"
"Pepe; bilmiyor musun?"
"Motor iskelesinde satılan şey?"
"Bekle bak..."

Bilgisayarın başına oturup bir video açtı. Pepe çok üzülüyordu. Altındaki yorumlara güldük biraz, üç yaşında rakıya ve sigaraya başlayan kardeşlerle ilgiliydi. Sonra horon öğreniyordu, ben çok severdim muhtemelen. Pepe iki ekmek almıştı ve eve gidiyordu. Biri büyük, biri küçük iki ekmek... Figar bütün şarkıları söylüyordu. Seviyordum sesini. Garip bir cızırtısı varmış gibi gelirdi ve detone de olmazdı.

...

O gecenin sonunda klasikleşmiş bir yataktan kalkamayış macerası geçse de başımızdan, akşam üstü kendimizi dışarı atmayı başardık. O'nu minibüsüne bindirdim ve Kadıköy'e yürüdüm sonra. Kış, İstanbul'dan gitmek bilmemişti. Sabahtan beri ağzıma lokma koymamıştım yine. Karnımın aç olması gerekiyordu. Çiğ köfte, 3,5 lira... Simit 1 lira ama bayattır bu saatte. Et yemeye ihtiyacım var. Ciğer dürüm 5 lira ama şişlerin üçte birini yağla dolduruyorlar. Tavukçuda 250 gr. kanat 5 lira... En mantıklısı. Kıkırdaklarına kadar yedim kanatları. Ellerimi lavaşlara bana bana... Kedilere attığım kemikler o kadar temizdi ki hayvanlar bana "taşak mı geçiyorsun lan" bakışlarını dikip, uzaklaştılar. Siktirin lan vefasız piçler! Evrimleşseydiniz. Benim atalarım kurdu bu medeniyeti. Sigaramı içerken bir süre önce masamın üstündeki tavuk kemiği için ettiğimiz kavga geldi aklıma Figar'la, güldüm.

Çıkıp her zamanki gibi Antikacılar Sokağı'nda Grange Bar'a girdim. Üç biradan sonra tamamen tükeneceğimi bile bile... Maaşımı aldığım zamanlar Figar'a yemek ısmarladığım zaman geldi aklıma. "Bu hızla maaşın dayanmayacak, bırak yemeğimi ödeyeyim" demişti. Ben de "para bok gibidir, çok tutmaya gelmez" diye zırvalamıştım. Sırf artistlik, başka bir şey değil... Keşke Dünya üzerime sıçsa o halde. Armanilerle gitsem işe. İş yemeklerine Figar'ı götüreceğim zaman O'na şoförümle Cavalliler yollasam. Ama şoförüm iktidarsız ve yaşlı bir moruk olmalı. Bir Jaguar'ım olsa mesela. Ve i-phone, i-pad, i-sik, i-sok... Acımasızca harcasam paramı ve bitmek bilmese. Klas barlara alınmayan bütün sapları, "arkadaşlarım" diyerek aldırsam ve polis arabaları gibi ışıldayan simli, makyajlı kadınlarla küpeli, fularlı, ağzında her daim yarrak varmış gibi konuşan erkeklerin üzerine saldırtsam. En afilli yerlerde kavga etsek; tabaklar, bardaklar havalarda uçuşsa ve sonra parası neyse verip tuvaletlerde sevişsek. Allah'ım güzel hayallerin insanlarını gözet ne olursun.

Bunları düşünerek biraz maddi yardım almanın yanlış olmayacağına karar verdim ve son biramı da dikip kalktım. Ailemin evine kadar yürüdüm. Kapıyı açtıklarında o bana eski yalanları çağrıştıran gülüşleriyle karşıladılar. O gülüşler, biz çok mutluyuz gülüşleriydi. Çok mutlu değillerdi. Mutlu da değillerdi. 25 sene boyunca onları mutlu olduklarından çok daha tükenmiş görmüştüm. Dudakların kıvrılmasıyla alakası yoktur gülüşlerin. Yıllardır farkındaydım bunun. Onlar benim bunun farkında olduğumun farkına varmayı inatla reddetmişlerdi.

"Oo, kim gelmiş..."
"Selamü'n aleyküm..."

Öpüşmeler, nasılsınızlar, ne izliyorsunuzlar, Hürrem ne yapıyorlar, Pargalı'nın sonu fenalar vs...

Mutfağa gittim. Bayılırım mutfakta oturmaya. Babam da severdi, o yüzden gitarı her zaman mutfakta olurdu. Kısa ama profesyonel bir araştırma sonucu 35'lik bir rakı buldum. Anneme rakıyı açtığımı haber verdim ve buzdolabından çıkardığım yoğurtla birlikte tüketmeye bir yandan da paramın olmadığını nasıl söylemem gerektiğini düşünmeye başladım. Bir süre sonra annemin dizisi reklama girmiş olacak ki yanıma geldi. Rakıya ortak oldu. O klasikleşmiş "bir kadeh içsem ne olacak ki" cümlesiyle yaptı bunu. Rakı benim değildi. Benim olsa da vermemezlik edemezdim zaten.

Babamı ve hayata dair hayallerini anlatmaya başladı annem. İçim acıdı. Ama içimin acıdığını anneme çok belli edemezdim çünkü o zaman sınırlarımız iyiden iyiye kalkıyordu. Kim olursa olsun bir kadının her şeyi olmaya başladığını hissettiğim zaman bir korku alır benim içimi. Çocuk, koca, kardeş, baba kimlikleri sıklıkla üzerimde toplanır. Ve ben bir sorumluluk kaçağı oldum her zaman. Yolumda kendi hızımda yürümek istedim. Yorulanlar kendi kendilerine gülümseyerek vazgeçsinler istedim. Yavaşlamalar ve varışlardan oldum olası korkmuşumdur.

Annem sonra sandalyenin üzerinde duran babamın montunun ön ceplerinden birini açtı ve bana bir hap gösterdi.

"Bak" dedi, "Babanın hapı. Sik kaldırıcı, inanabiliyor musun?"
"Hı hı" dedim, "inanabiliyorum."
"Sana aşık oldum dediği kadının resmini göstereyim mi?"
"Hayır..."
"Görsen altmış yaşında dersin, gıdısı falan sarkmış hep..."
"Sik kaldırıcılar bugünler içindir, güzel kadını herkes siker."
"Göstereyim mi resmini?"
"Hayır dedim ya."
"Görsen inanamazsın, ciddiyim."
"Doğrudur."

Bir süre sigara içtik karşılıklı. Ben rakımı dipledim, bir çatal da yoğurt attım ağzıma.

"Sence ben kaç yaşında gösteriyorum?"
"Bilmiyorum anne, kırk-kırk iki falan?"
"Elli iki yaşındayım ben."
"Farkındayım."
"Güzel kadınım değil mi?"
"Bilmiyorum, hep genç kadınlardan hoşlandım ben. Güzelsin ama sanırım."
"Elli iki yaşındayım..."
"Hı hı..."

Uzanıp sigaramdan aldı. Figar yokken Tekel 2000 içmeye devam ediyordum. 10 mg zifir, 1 mg nikotin, 10 mg karbonmonoksit... Tüm değerler üst sınırlarda. Kadınımın söylediğine göre umutsuzluk, bekleyiş ve demir parmaklıklar kokuyor. Arkadaşlarım ise reis sigarası olduğu görüşünde. Bana göre ucuz ve sert. Refleksif olarak ters bir bakış attım anneme.

"Benim sigaram çok hafif, ara sıra düzgün bir sigara içmek istiyorum işte."
"Afiyet olsun anne, keşke o dandik sigaraya her gün sekiz lira vermesen."
"Bırakmak lazım aslında..."
"Ben seviyorum."
"Söz ver bana, bırakacaksın. Yazık senin genç ciğerlerine, hem spor yapıyorsun sen."
"Tutmayacağım sözler veremem anne."
"Üff, üff! Beraber bırakalım?"
"Sen bırakırsan ben de bırakırım."
"Tamamdır, söz şu dönemi bir atlatalım bırakacağız beraberce."
"Tamam." Biliyordum hiçbir zaman bırakamayacağını. Duyduğum bininci sözdü bu.
"Avrupa'ya gidelim seninle..."
"Gidelim anne."
"Nereye? Yunanistan, Makedonya? Belki uçağa da binerim viskinin üzerine bir xanax çakıp?
"Nereye istersen gelirim seninle."
"Oğlum benim, sen başkasın; çok başkasın. Benim şövalye ruhlu dürüst oğlum... Gel öpeyim seni."
"Şimdi değil."

Şövalye ruhlu... Bütün şövalyeler orospu çocuğudur anne. O mükemmel sarı saçlarının üzerine düştüğü mükemmel mavi gözleri ve mükemmel tüysüzlükteki kaslı vücutlarıyla mükemmel bir uyum içerisindeyken mükemmel zırhlar giyer, mükemmel silahlar kuşanır ve mükemmel atları sürerler. Anne bak, bir daha bak bana. Bir doğuluyum ben, bir dağlıyım, bir celaliyim. Zayıf vücudumun üzerinde güçlü kollar ve irice bir sik taşıyorum sadece. Gözlerim toprak rengi benim, kalın ve dalgalı saçlarım da çabuk yağlanır. Düzensiz kesilmiş Tatar sakallarımla ben bir şövalye olamam anne. Benim yaralı, kırgın, kızgın annem. Seni düşünmek için şövalye olmama gerek olmadı hiç. Şövalye yaratılışlı adamlar mükemmel var oluşlarıyla benim halkımdan kadınları sikiyorlar ve ağrıma gidiyor tüm bu var oluş. Allah aşkına beni Dünya'nın rahmine gömün, yoruluyorum. Neden benim gördüğüm güzelliklerin hepsi, başkalarının kaçışları oluyor? Ben yataklarda ter, gözyaşı, adet kanı, döl ve am suları içerisinde var oluş savaşları veriyorum. Bozuğum ben, hep hissettim bunu hayatım boyunca...

"Geçen Face'te yazdığımı okudun mu?" diye sordu bana. Annemin "face" demesi de ağrıma gitti o an. Neden bilmiyorum.
"Okudum."
"Nasıldı sence?"
"Ucuz edebiyattı."
"Bence güzeldi."
"Olabilir."
"Ben de Avrupa'ya gideceğim. Resimleri koyacağım Face'e. Benimle geleceksin değil mi?"
"Yalnız bırakmam seni."
"Biliyorum oğlum, biliyorum. Adalet var sende, benden almışsın."
"Olabilir."
"Kardeşin bizden uzaklaşacak, hissediyorum."
"Haksız değil."
"Sen bizi bırakmazsın ama."
"Bırakmam."

Bırakmam. Tanrı bana bu yeteneği bahşetmedi hiç.

"Benimle ve kardeşinle eve çıksana?"
"Hayır."
"Eve hangi kadını getirirsen getir, sorun olmayacak."
"Hayır."
"Gerçekten, istersen kadınları getireceğin zaman ben teyzene giderim."
"Ayrı yaşamamın sebebi gönlümce sikişememem mi sence anne?"
"Bana bunu yapma, eğer sen yanımda olmazsan bunu yapamam."
"Hayır."
"Üff, üff! Ne inatçısın, hep inatçıydın. Eskisi gibi olmaz, söz veriyorum."
"Hayır."

Sigara, doldurulup diplenen rakılar... Konusunu açamadığım fakirlik...

"Kaç yaşından beri sigara içiyorsun sen?"
"Onbeş..."
"Nasıl fark edemedik?"
"İnanmak istememişsinizdir muhtemelen."
"Yazık..."
"Değil..."
"Geçen Nefis'le konuştuk."
"İyi miymiş?"
"İyiymiş, mutluymuş..."
"Mutlu olsun, hak ediyor."
"Çok güzel bir kız o."
"Çok da özel bir insandır."
"Öyle, öyle..."
"..."
"Geçen falcıya gittim çok ilginç şeyler söyledi..."
"Fala inanmıyorum anne."
"Sen bu sene okulu bitirecekmişsin."
"Biliyorum. Kaç para verdin?"
"Yirmi lira."
"Yazık..."
"Babanla ilgili de bir şeyler söyledi..."
"İyi..."
"İyi olacakmışız."
"İlgimi çekmiyor."
"Göstereyim mi sana aşık olduğu kadının fotoğrafını?"
"Hayır."

Bir süre daha konuştuk. Paramın olmadığını söyleyemedim. Daha fazlasını hak ettiğimi düşündüğümü de. Çünkü hak etmiyordum. Çünkü para alırsam, sohbeti ve sevgisi parayla satın alınabilen bir orospu olacağımdan korkuyordum. Çünkü param sigaraya ve içkiye gidecekti çoğunlukla. Çünkü ben bir erkeğim ve idare edebilmem gerekir. Çünkü ben başarısız oldum. Çünkü ben kirliyim, karanlığım, hayal kırıklığıyım...

Annem rakıyı ve beni geride bırakarak, saray sikişi temalı dizisini izlemeye döndü. Bir süre sonra babam geldi siyah ve bol donuyla. "Kokusunu alıyorsun rakının, kokusunu" dedi gülerek. "Ha ha" dedim ben de. "Çay demliyorum, kimse içmiyor" dedi. "Hı hı" dedim. Demlik poşetlerine karşı savaşan, sik kaldırıcı hapları Rozinante'si yapmış bir Don Kişot'a benzettim babamı. Geniş göğüs kafesinin altında hafiften kilo almış bir bel ve ince bacaklarıyla oradaydı. Benim bacaklarımdı onlar. İnce, uzun, çevik... Seyrek tüyler ve neredeyse olmayan bir kalça... Güçlü ön kollar, toprak rengi gözler, büyük damarlı eller... Benim vücudum. Alın kırışıkları, kırık bir burun... Benim burnum. Damarlarında gezinen eşkiya kanı... Benim kanım. Baba, seninle konuşmaya çok ihtiyacım var. Baba, ben güzel değil miyim? Baba, neden benimle de müzik yapmaya uğraşmıyorsun? Baba, artık bazen sikim kalkmıyor; kalktığında da inmiyor. Baba, rüyalarımda tabancasız gezemiyorum. Baba; sen olmaktan ölesiye, çıldırasıya korkuyorum.

Babam gitti ve bir sigara daha yaktım mutfakta. Işığı kapattım ve aspiratörü açtım. Aspiratörün zayıf sarı ışığı ve sesini hep sevmişimdir. Şişenin dibinde kalanı bardağıma doldurdum. Bir dubleden biraz fazla oldu. Gitarı aldım ve çalmaya başladım. Şarkının ortasındayken sağ omzumdan birisi dürttü beni. Annemdi, bir kağıt uzatıyordu bana. Gayriihtiyari baktım. Bir kadın resmi.

"Bak bu O işte" dedi...
"..."

İşte ben bazen bu Dünya'nın anasını götünden sikmek istiyorum. Bazen anlık da olsa gördüğü her şeyi her ayrıntısıyla hafızama kazıyan beynimi bir mermiyle duvarlara saçmak istiyorum. İnsanların hür tercihlerine saygı duymayan am, göt, beyin, hatıra tecavüzcülerinin derilerini sakince ve bir şarkı mırıldanarak yüzmek istiyorum. Bütün modern zaman şövalyelerinin epilasyonlu, sıkı götleri basur olana dek; içlerinde taşıdıkları kaliteli yemeklerden müteşekkil bokluğu taşıyamayacak kadar gevşeyene dek sikilsin istiyorum. Ben bir orospu değilim. Ben istemediğim şeyleri dayatabilecekleri bir adam değilim. Ben bir yandan sikerken, bir yandan götünü parmaklatan prostat orgazmı hastası, hedonist gizli ibnelerden değilim. Allah'ım beni neden delirtiyorlar? Allah'ım var oluşum bu kadar çirkin mi ki beni değiştirmeye çalışıyorlar? Yalanlarınızın, sahte ilişkilerinizin, gerçekleri zamanında görmeyi reddeden zayıf iradenizin, sahip olduklarınızın, şeklinizin, tarzınızın, tüm başarılarınızın, "aslında çoban olmak lazım"larınızın, "ben istesem var ya"larınızın, hatalarınızla yüzleşemeyip paylaşarak yükünüzü hafifletmeye çalışmalarınızın ta anasının amına koymak istiyorum.

Öfkeden saçma işler yapmamak için rakıyı diktim ve ayağa kalktım. Sandalyenin arkasına astığım montumu giydim. Postallarımı bağlamadan, bağcıklarını içine soktum. Annem panik haldeydi. "A, a" dedi. Hep "a, a" der.

"Gidiyor musun?"
"Evet."
"Paran var mı senin?"
"Var."
"Ne kadar var?"
"20-30 bir şey var."
"Göster."
"Uğraşamam."
"Bekle" dedi çantasını alırken, "al bunu..."
"Gerek yok."
"Al bunu Batuhan, üzme beni."

50 lira. 50 lirayla ne yapılır? Birkaç kere daha Yunanca kursuna gidebilirim mesela. 5 kere falan. 10 paket sigara alınır. Grange'da 10 bira içilir. Gerçi cumartesi sahneye çıkarsam bedava da olur. İyi de bugün daha çarşamba, hay sikeyim. 5 kg. hamsi alınır ya da. 4,5 litre Sevcen şarabı? 50 çay...

Paraya biraz baktım. Ulu önder gülümsedi sarı sarı. Türk'üm, doğruyum, işe yaramaz puştun tekiyim. Türk olduğum da meçhul aslında. Siktir et şimdi gururu, aç yattığında midenin acısından uykuların kaçıyor. Kendi kendine yaptın. Drama kralı, bohem hayat senin neyine? Hassiktir lan, sen bilmiyorsun. Sen benim bu evin içerisinde yıllarca nasıl kahrolduğumu bilmiyorsun. Sen benim kavgalarımı bilmiyorsun. Sen benim "bana ne" diyemeyişlerimin arkasındaki eli tüfekli, üşümüş, korkmuş 11 yaşındaki çocuğu bilmiyorsun. Sen benim her özgürlük bildirgemde yediğim dayakları, kafama kakılan "sikerler, çalarlar, öldürürler, organlarını sökerler"i; "sana ihtiyacımız var"ları, "bana bunu yapma"ları, güçleri yetmediğinde bencil bir sahtelikle bükülen boyunları, yüklenen deha misyonunun ağırlığını, anadolu lisesi sınavlarının sonuçlarından sonra edilen tehditleri, söylenen binlerce yalanı bilmiyorsun. Gurur da ev de senin olsun orospu çocuğu, bana para lazım.

Parayı aldım, asansöre bindim. Sırtımı aynaya döndüm. Apartmanın kapısını açarken yandaki büyük aynaya takıldı gözüm. Öyle acıdım ki gördüğüm zavallı yaratığa, başım döndü. 25 yaşında, bir zamanlar elinde insanların %99'unun isteyeceği tüm imkanların üzerine attırmış bir hiç... Hiç... Ve inatla Dünya üzerinde attığı her adımda kendisinin özel olduğuna inanıyor. Kandırılmış. İrice sikli bir hiç... Bir araba dayak yedikten sonra hala "erkekseniz gelin" diye bağıracak bir hiç... Potansiyel bir "ben aslında var ya" adamı... Rakı masası mezesi... Ailesinin kara keçisi... Kadınlarının kompleksli, ruh hastası piçi... Sevişmediği zamanlarda bir aynanın gösterebileceği en çirkin yansıma... "Kendine yazık ediyorsun," hayır. "Sigara içmeyebilirsin, her şey senin elinde;" hayır! "İçmek yerine her gün güzel bir yemek yiyebilirsin," "ailenin yanına dönebilirsin;" hayır, hayır! Kalahari Çölü'nde yalnız bir leopar olmaya çalışan, karaktersiz bir vahşi köpeğim ben. Ve benim yaratılışım bu. En büyük silahım olan sosyallikleri reddediyorum. Antilopları avlamaya tek başıma gücüm de yetmiyor. Çünkü kompleksliyim, sanrılar içerisindeyim, bazen bütün sosyallikler midemi bulandırıyor. Bozuğum ben ve hiçbir zaman aksini iddia etmedim. İyileştirilmek, rehabilite edilmek istemiyorum. Bir leopar olmak istiyorum ben. Kimse bana yardım edemez, sadece Allah'ım var yanımda. İdol yerine koyduğum yazarlar bu cümleyi okusalar suratıma tükürürlerdi. O halde onlar da siktirsinler. Bana şarap getirin ve Dünya'yı ateşe verin. Gözlerimde hala solgun bir çocuk ışık parlıyor. Söndürmeyeceğim. Sübyancı ruhlu insan beklentilerine siktirmeyeceğim. Var oluşumu reddetmekten vaz geçmeyeceğim ve bütün adımlarımı hayatın amına koyarak attığıma inanmaya devam edeceğim. Gebersem de, çürüsem de, koksam da, azot döngüsüne katılsam da kuyruğumu aptallık derecesinde bir inatla dik tutacağım. Beni tanımasınlar, adımı anmasınlar. Sigaramı, içkimi, ellerimi, sikimi ve Allah'ı seviyorum. Sanrılarımın sanrılar olduğunun farkında olmama rağmen onlara inanmayı seçiyorum. Güzel yalanlara inanmaktan asla korkmadım ben. Allah bu gruba girer mi, bilmiyorum.

Ağlayacak gibi olmamdan midem bulanarak tekele gittim. Dört bira aldım. Eve gelirken aklıma Figar'ın sözleri geldi. "İki bira aldım, eve gidiyorum, biri büyük, biri küçük iki bira aldım." Melodisiyle söyleyerek, aptalca gülerek ve sevgi dolu bir "salak" patlatarak eve geldim. Dört bira ve otuzbir ataraxtan daha tatlı uyutur adamı. Üçüncü birayı açtığımda telefonum çaldı. Figar'dı arayan.

"Yatmadan önce sesini duymak istedim..."
"İyi yapmışsın, teşekkür ederim."
"..."
"..."
"Nasılsın?"
"İyiyim ya, bildiğin gibi. Sen?"

0 yorum:

İş & Güç

İş & Güç
Huysuz, tatsız, tutsuz kadın...

Not Anymore

...
Well, he went down down down;

And the Devil said; "where you been?"
He went down down down,
He screamin' down around the bend.
Down down down,
This boy went solid down;

He was always cheatin'
And he always told lies,
He was always cheatin'
And he always told lies...