In Vino Veritas veya Zıpkıncı'yı Neden Sevmemeliyiz?

>> 4 Ekim 2011 Salı

Yeni başlayan bir şarabın bitme paniği içerisinde tat alamazken içtiğinden, hayat ne kadar da zor veya nasıl da büyük bir götoğlanıyım ben diye düşünüyordu içinden tek gözü kapalı, çizilmiş façalı, siki frengili, büyük ve korkak ve cesur ve hala yaşayan Zıpkıncı. Kazanmış olabilirim dedi içinden ve Vladivostok'ta bıraktığı Rus fahişeyi düşündü. Frengi muhtemelen oradan hediyeydi O'na veya Archangelsk'ten; fark etmez, frengi frengiydi. Aşık olmak ne kadar da kolaydı karnın tok ve geminin ambarı balina yağıyla doluyken; üstelik bunları düşündüğü sıralarda Maslov'dan son derece bihaberdi de. Aborijinler altlarına don giyemiyordu ve ileride bir zamanlar onlara özenecekti tüm medeni dünya, atalarının madenlerde yani yerin dibinde sona erdirdikleri sefil hayatları düşünmeden. Demokrasiye inanmayacaklardı çarmıhlara dizilen yüzlerce köleyi düşünmeksizin ve aşka da inanmayacaklardı. Aborijinlerin ve maorilerin çoğu orospu olacaklardı ve erkekleri de bu durumu siklemeyeceklerdi. Zıpkıncı da siklemiyordu, kendi zamanı ve kendi hayatı tam olması gerektiği kadar meşgul ediyordu onu. Tayfalar kaptanlarından şikayetçiydi, Zıpkıncı'nın ise sikinde bile değildi. Tayfaların seçtiği herif başa geçseydi de şikayetçi olmazdı çünkü yalnızlığının son derece farkındaydı ve bir kağıt gibi kesilebileceğinin ve bir balina gibi delinebileceğinin ve gerekirse Vladivostok'taki o Rus fahişe kadar sikilebileceğinin. Çünkü herkesin bir götü vardı ve bu hayatın ekspresyonizm uğruna aldığı bir bedeldi. Herkes hayatını sıçarak dışavururdu bir şekilde, çünkü hayatta kalmak için yemek yiyebilmek gerekiyordu. Fakirler en fazla balık sıçardı, zenginler her zaman biraz kırmızı et ve çok zenginlerinse kırmızı eti yağla süsleme şansı olduğundan kabızlık bile çekmezlerdi. Götte bitiyordu her şey ve her şeyin -herkesin değil- bir götü vardı. DÜNYA'NIN BİLE BİR GÖTÜ VARDI VE İSHAL OLDUĞU ZAMAN BÜTÜN BOKLUĞU YAŞAYANLAR ÇEKİYORDU. Kilise aksini söylese de, modern hukuk bununla savaşsa da bir yerlerde bir şekilde bazı çocuklar sikiliyordu ve tüm bunlara rağmen bir keresinde büyük Zıpkıncı'nın bağlanma hatasına düştüğü bir kedisi vardı. Kediyi seviyordu, yavruyken sahiplenmişti onu. Kedi ergenliğini yaşamak isterken, peşinde dolaşan bir toprak ağası kedi vardı. Ergen-Kedi boynunu yalatıyordu ama bir türlü vermiyordu. Ağa-Kedi ise kediyi sikmeye çalışıyordu ama kolay değildi bu çünkü eğer bir kediyseniz bir tırmık darbesi yüzünden yaranız iltihap kapabilirdi ve kan zehirlenmesinden geberebilirdiniz ve kedilerin dispanserleri yoktur. Üstelik Ergen-Kedi'nin daha bir sürü derdi vardı, Zıpkıncı'nın derdinden bile daha büyük dertlerdi bunlar; yaşamak için her hafta değil de her gün doğaçlama bir şeyler yapması gerekmesi gibi ve bir gün Ergen-Kedi bir at arabasının tekerlekleri altında kaldı. Öyle çirkin bir görüntüydü ki Zıpkıncı bile kafasını çevirmişti ama Ağa-Kedi kafasını çevirmedi, karnının yerle bir olmuş haline ve dışarı taşan bağırsaklarına ve ağzından sızan kan-salya karışımına, ne olduğu bir türlü anlaşılamayan türlü vücut sıvısına aldırmadan Ezik-Ergen Kedi'nin arkasına geçti, aletini kaldırdı ve Ezik-Ergen Kedi'yi sikti. Zıpkıncı bundan ilk başta iğrense de yıllar sonra gizemli bir kadından bunu bir tür ölmeyen kedi aşkı olarak yorumlayabileceğini öğrendi, çünkü hayatında yeteri kadar dram vardı ve işi balinaları öldürmekti. Çünkü balinalar ucuz edebiyatta bile kaybederler, çünkü bir insana kedilerden çok daha uzaktırlar. Yüzyıllar sonra onlar adlarına boktan çizgi filmler yapılacaktı ve minik insan yavrularına empati aşılanmaya çalışılacaktı. Oysa minik insan yavrularının hepsi bencil orospu çocukları olarak Dünya'ya geldiler. Çünkü bunu Tanrı istedi. Tanrı, orospuları yaratsa yaratsa Adem'in halkı yaratır dedi ve tüm üstün kozmik yaratıkları O'na secde ettirdi. Şeytan'ın kafası basmadı çünkü kıt anlayışlı bir götün tekiydi ve bu satırların yazarı Şeytan'dan korkmuyordu. Zıpkıncı bunları düşündü ve bir sigara sardı, bir yerlerde bir şekilde yaşamak gerekiyordu. Götü artık onu tedirgin etmekten uzaktı, sikilsem de yaşayayım ulan diye düşündü. Var mıydı yaşamak gibisi? Zıpkıncı'ya göre yoktu işte... Herkes geberse bile aklına bir zaman, bir fıkra düşüp gülebilirdi bir şekilde. O tek gülüş için bile yaşamaya değerdi, yaşamdan vazgeçecek değildi. Sevildiği zamanlarda ilk defa gemi görmüş bir yerli gibi şaşırırdı her seferinde, çünkü sevilecek adam da sayılmazdı. Sigarasından ilk nefesini alırken düşündü bütün bunları, bir saniyede gerçekleşti her şey. Yahu dedi, beni nasıl severler? Beni sevmeleri için nasıl bir yanlışlık yaptım bir yerlerde, yoksa herkes gerizekalı mı? Vicdanını sızlatıyordu bütün sevilmeleri ve o kadar aşıktı ki kaşlarında ve saçlarında ve seyrek sakallarında biriken o güzelim tuza, hayalini bile kuramıyordu karada bir yerlerde var olabilecek sıcak bir yuvanın. Sıcak bir yuva hayaliydi öldüren tüm denizcileri, mumdan yakılan sigaralar değil. Neysem O'yum diye düşündü içinden ve neredeysem O'yum ve hangi zamandaysam O'yum ve siz yoksunuz. Varlıklarının düşüncesi bile kendi götünden daha korkutucuydu ve nasıl bakıyorsanız denize, O'na da öyle bakmalıydınız. Çünkü en sakin limanın bile bir dalgası olurdu ve birileri ölürdü ve denizde ölmek korkunçtu. Yumuşak dokunuzu balıklar yerlerdi ve daha küçük balıklar bir zamanlar sevilen bedenlerinizi kendilerine yuva bellerlerdi ve her deliğinizden küçük balıklar çıkardı karaya vurduğunuzda. Neden? Çünkü hayat çirkindir. Üstelik Zıpkıncı bunu bilmek için üstün bir zekaya ihtiyaç duymuyordu, birkaç saniyeliğine kafasını kaldırıp çevresine bakması yetmişti bir zamanlar. Yaşamayı sevmek veya herhangi bir şeyi sevmek için O'nun çirkin olmadığına inandırması gerekmiyordu kendisini. Ve üstinsan değildi. Filozoflar ne derse desin, üstinsanlar bir şekilde sıçmak zorunda kalacaklardı ve bu da onların üstinsan olmadıklarını gösterecekti. Ve aslında Zıpkıncı bunları hiç düşünmedi. O sigarasını sararken yarın çıkabilecek olası bir isyanda hangi tarafın kazanacağını hesaplamakla uğraşıyordu. Güvertede bir müddet gezindi, küpeşteden sarktı ve tenha bir köşede otuzbir çekti. Çünkü Tanrı insana işlevsel eller vermişti. Ve Vladivostok'lu fahişe kısa bir süre sonra tüm varoluşunu yitirdi zihninde, götündeki kıl dönmesi kadar bile önemi kalmadı.

İşte bu yüzden Zıpkıncı'yı sevmemeliydiniz. Ne O'nun ihtiyacı vardı sevilmelere, ne de herhangi birini tatmin edebilecek sevgilere imza atabilmişti O... Bu düşüntüler bittiğinde tek düşündüğü şarabın zannettiği kadar dayanıksız olmadığı ve ya biterse paniğinin bir işe yaramadığıydı. Bitmemişti de çünkü içinde hakikat vardı...

0 yorum:

İş & Güç

İş & Güç
Huysuz, tatsız, tutsuz kadın...

Not Anymore

...
Well, he went down down down;

And the Devil said; "where you been?"
He went down down down,
He screamin' down around the bend.
Down down down,
This boy went solid down;

He was always cheatin'
And he always told lies,
He was always cheatin'
And he always told lies...