Ünlüler Ve İnsanlar

>> 4 Şubat 2011 Cuma

“Ağabey” dedi 9 Numara; “yarın Serkan’ın doğum gününü kutlayacağız, gelir misin?”

“Kadın var mı?”

“Bir tane var ama...”

Açık ve net bir ama’ydı bu, “sana gelmez” ama’sı. Tanıyordum zaten hatunu da, 9 Numara haklıydı. Yine de Nefis şehir dışındaydı ve beni deli ediyordu. Deli etmek konusunda zaman ve mekandan bağımsız bir yeteneği vardır Nefis’in. Aradığım kişiye bir türlü bulaşılamıyordu ve ben işle ev arasında mekik dokuyordum çaresizce. Maaşımı almama daha onbeş gün vardı ve kira ile faturaların parasını bir kenara koyduğumda cebime sadece yüzkırk lira ve muhtelif kuruşlar kalıyordu. Değişiklik olsun diye birkaç kere artık bitirmek üzere olduğum fakülteme uğramış ve benden dört yaş küçük yavrularla derse girmiştim. Bu 2000ler kuşağının bizden estetik farklılığını neye bağlayacağımı bilemiyorum. Çernobil belki de, ne de olsa radyasyon bile bazen işe yarayabilir. Kanserseniz mesela... Veya yaşlanmaktaysanız ve güzelliklere bir sebep arayacak kadar hayattan bir halt öğrenmemekte inat ediyorsanız.

“Gelirim” dedim, başka çarem yoktu. Kaya ve Katil, Almanya’dan yeni dönmüşlerdi. Yurt dışından viski, sigara, jaegermeister ve güzel kadın anılarıyla gelmiş olmalıydılar; ayrıca gerçekten de bir hafta boyunca epey özlemiştim onları. Ben pek insan özlemem ama eski takım arkadaşlarım da pek insan gibi davranmazlar zaten. Ve Serkan iyi çocuktur, Virginia Woolf çevirir. Doğum gününü kutlarken yapmacık davranmak zorunda olmam diye düşündüm. Ve Taksim’e rağmen gitmeyi kafama koydum.

Taksim’den pek hoşlandığım söylenemez. Bir kere Nur-ı Ziya sokak taraflarında bir apartmanın bodrum katında seviştiğim o üniversitenin ilk yıllarını bir kenara atın, ben bir yabancıyım Taksim’de. Bir Sting şarkısı kahramanıyım; ait değilim oraya, Taksim’de bir Kadıköy’lüyüm. Üstelik Nefis’i en son bir Beyoğlu çocuğuna kaptırmıştım ardarda yaptığım büyük hatalar sayesinde. Fakat hatalarım kadar planlarımın da büyüklüğüne inanırım ben ve sonunda Kadıköy’den gol haberi muhakkak gelir. Küçük Beyoğlu’na giderken geçtiğim fahişelerin olduğu sokak ve konsolosluklar hariç kendimi rahat hissettiğim bir yer pek yoktur karşı yakada. Konsolosluklarda hemen herkesin yabancı olması beklendiği için sanırım ve fahişeler konusunda da, ne bileyim işte fahişeler insanı rahat hissettirirler o güzel var oluşlarıyla bir şekilde...

Telefon görüşmesinin akşamında Kaya ve 9 Numarayla benim evde epey içtik. Zaman zaman beynimin ayyaşlık ve gereksiz bilgi çöplüğü bölgeleri birbirine karışır benim, o zamanlardan biriydi. Epey kafasını ütüledim sanırım çocukların. Ömer Hayyam ve Jane Birkin ve günahlar ve Tanrı’ya klasik yaltaklanmalarım işte. Ama en çok Jane Birkin, duvarımı süsleyen o güzellik... Çoraplar, Tanrı’m; ilahi çoraplar! Kaya ve 9 Numara benim yatağımda yattılar, ben de güçlü anıların uyku tulumunda. Yazmaya başlasam en az otuz sayfalık bir hikayesi olan bir uyku tulumu... Ama size ne ki bundan?

Sabah uyandım ve her zamanki gibi bir kere daha sigarayı bıraktım. “Bir daha içeni siksinler!” Tanrı’m bu yeminlerimi görmezden gel n’olursun, temyiz kudretim yerimde değildi. Evi çocuklara emanet ettim ve kapıyı çekip evin önündeki yokuşu tırmanmaya başladım. Cüzdanımı ararken sigara tabakamı buldum, içinde iki dal vardı. Bunları içtikten sonra bırakırım diye düşündüm ve bazen zayıf elektrik akımıyla insanı çarpan çakmağımla bir tanesini yaktım. Onüç yaşlarında bir Çingene de sigarasını tüttürüyordu. Takdir ettim O’nu; ne kadar çabuk anasını sikersek hayatımızın o kadar az şans bırakıyoruz diğer orospu çocuklarına. Simit ve eritme peyniri alıp ofise doğru yola koyuldum. Minibüste Pavese okudum ve ofiste de. Kovulmam çok yakın olsa gerek. Çalışmak için sürekli koşturma amacıyla yaratılmadım ben, benim gibiler için de bir Dünya olması lazım. Benden bir şey talep etmezseniz, size bir şey sunmam. Kendime sunarım. Kitap okurum. Hayal kurarım. Masamı pisletirim ama kendi kendime icra takibi başlatmam. Bir fikrim var; neden aranızda bir fon oluşturup bana yardım etmeyesiniz ki? Gerçekten güçlü bir şeyler yaratana kadar benden vazgeçmeyin, saçlarımı okşayın ve koynuma girin. Ve ben istediğimde beni rahat bırakın, yok olun, buharlaşın. Güçlü bir seviciyimdir ben ve karşılığını aldığınızı göreceksiniz.

Ofisteki televizyon açıktı ve yarı zenci bir kadın ölmüştü. Her şey mantıklı geldi. Dünya bildiğimiz formundaydı yine; kutuplardan basık, ekvatordan şişkince ve alabildiğine göt. Fazla içerseniz ölüyorsunuz veya evinize haciz geliyor. Bütün gerçekten sağlam içiciler icralık ve onları daha fazla sefil etmek de benim görevlerimden birisi. Evet, ben Brütüs; zoruna mı gitti Sezar? İcra müdürlüklerine gitmelisiniz. Orada akbabalar var. Ve kimse iyi değil. Hiçbir borçlu ve hiçbir alacaklı... Haciz kovalayan, yed-i emin müptelaları var. Cahilleri sikerek toplumumuzu geliştiriyoruz. Cahilleri neden sikmeliyiz? Belki de o meşhur şiirde bu anlatılmalıydı. Ne bileyim ben? Böyle şeylerden anlamam ki hiç...

“Oo, paşa! Nerdesin sen?”

“Okuldaydım, ikinci dönem başladı artık...”

“Üç gün işe geç gelmek haklı fesih sebebidir, biliyorsun...”

Biliyorum, biliyorum. Geçtim ben o dersi, yetmişbeşle mi ne hem de... Tabakamda sigara kalmamıştı ve aşağıdaki büfeye gidip içeceğim son paket olduğunu ümit ettiğim bir Viceroy Special aldım. Nefis nefret ediyor bu sigaradan. Sorun değil, sevdiğim ve başkaları tarafından sevilmeyen pek çok şey var hayatımda. Saç kurutma makinesinin sesi mesela...

Rahat bir gündü. Ofis dışı işler vardı ve Pavese harika bir kadın düşmanıdır. Ben değilimdir ama; genel bir şeylerin dostu veya düşmanı olmak benim için çok zor. Trabzonspor bir istisna. Televizyon ölü yarı zenci kadından bahsediyordu. 35 yaşlarında falan olsa gerek, ünlü bir kadın... Herkes aynı şekilde anlatıp duruyordu “bıcır bıcırdı, cıbır cıbırdı, fıkır fıkırdı, şıkır şıkırdı...” Yansıma sesler arasında boğulduğumu hissettim. Bıcır bıcırlar da yerler, içerler, sıçarlar, ölürler. Gençler, ölürler! Anneler, ölürler! Zenciler, ölürler! Türkler ölürler, Kürtler ölürler, amına koyduğumun güneş ışığıyla beslenen Nepalli guruları bile ölürler! Dalay Lama, Papa ve tüm peygamberler... Ve fakirler ve orta halliler... Televizyon’da sinirlenmiş Mısırlılar vardı bir de. Pek çoğu kadındı. Mısırlılarla ilgili özel bir hissim yok ama kalabalık kadın grupları hoşuma gider. 30 senelik bir diktatöre karşı bağırıyorlardı. Sanırım haklıydılar. Haklı olmalarının pek de önemi yoktu aslında, güçlü gibiydiler. O kadar kadını sokağa ne için döksen güçlü olursun. Sanırım Mısırlılar da ölür; bazen diktatörler, bazen işgalci güçler ve bazen de Tanrı yapar bu işi. Tevrat falan bunlardan bahsediyor bize. Fakir Mısırlılar aynı bizim fakirlerimiz gibi ölürler sanırım, uzun uzadıya ve bir anda. Ve sonra Başbakan... Başbakanlar da ölür ve Başbakan’ın konuşması da tam olarak bunu anlatıyordu bizlere. Hepimizin sonunda öleceğini ve gömüleceğini söylüyordu. Bizim ve onların fakirlerine umut veriyordu. Hepimiz öleceğiz ve bakın ben de çürüyeceğim. Mısırlı diktatör de çürüyecek. O halde fakir kalmakta sorun yok, şimdi izninizle yatırım yapmam gerekiyor. Ha ha! Bravo Başbakan! Seninle bir gün eşit olacağımı biliyordum. Ve Çavuşesku’yla, Simon Bolivar’la, Mussolini’yle ve Garibaldi’yle... Rita Hayworth’la! Tanrı’m, Rita Hayworth’la eşit olma düşüncesi bile günah olmalı. Marx bile buna karşı çıkmalı...

Mesai bitti ve işten babamların evine geldim önce. Annem haşlama yapmıştı, severim haşlamayı. Bir ara O’ndan tarifini almalıyım, garip şeyler koyuyor içine. Gerçi alıp da yapma imkanım pek yok sanırım, haşlamalık etin fiyatı şu sıralar 30 liradan aşağı değil. Pek çok Mısırlı ölüsünün hayattayken en az yediği şeylerden birisiydi kaşıkladığım. Babamla sigara içmek için salona geçtik sonra. İşi sordu, cevapladım, yanaklarımdan öptü ve sakalları battı. Severim babamın sakallarını.

Televizyon inatla ölü yarı zenci kadını anlatacağını müjdeliyordu reklam aralarında. Genç ve ölü, bu iki özellik bir arada asla bulunamaz. Ölüysen yeteri kadar yaşlısın demektir. Kanalın bu gerçekten haberi pek yoktu. Sikimde de değildi, sınırlı zekamla izlediklerime sinirleniyordum birazcık; o kadar. Ve magazinsel ölüm haberinden önce ısınma turlarında başka ölüler verdiler. Bir tanesi yaşlı bir herifti. Bacağı protez olan bir yaşlı... Zavallı herif Bağdat Caddesi’nde bir kafede oturuyordu ve tüp patlaması sonucu yere düşüyordu. Görüntülerle destekleniyordu bu haber. İnsanlar kaçışıyordu. İnsanlar haklıydılar. Alevler kükrüyordu adama doğru. Ve sonra birkaç kahraman çıkageliyordu. Ve adam bir kirpi, bir kaplumbağa, anasını siktiğimin bir böceği gibi sırt üstü debelenirken bu kahramanlar Louis Vuitton çantalarını alevlerin arasından kurtarıp sakat olduğu için gebermeyi çoktan hak etmiş o vatan haini, orospu çocuğunu orada bırakıyorlardı. Ve alevler gitgide kükrüyorlardı. GÜRRR!!! GÜRRR!!! Ve adam çırpınıyordu, kalkamıyordu. Alevler kameranın görüşünü tamamen kapladığında, televizyon kanalı da bu ölüm mastürbasyonunu sona erdirdi. Sorun yoktu. Bir zayıf daha siktir olup gitmişti; Louis Vuitton yaşıyordu ve önemli olan da buydu! İşte bizim sosyal devletimiz. Yıllar önce henüz ben insanları severken izleseydim bu haberi, günlerimi o ölü için dua ederek geçirirdim sanırım. Ve sonra o soyut eline bulaşmış kanla karışık ölüm dölünü, pantolonuna silercesine esas konuya geliyordu televizyon kanalı. Otuz küsür sene boyunca pek çoğumuzun hayal edemeyeceği imkanlarla yaşamış; genç, anne, ölü, yarı zenci kadına geliyordu konu. Sıfatlar bitmiyordu bir türlü. Kahrolalım istiyorlardı. Haberlerde üstü örtülü garip vaatler vardı her zamanki gibi, benim zayıf zekamın yeterli tanımı yapamayacağı vaatler...

Bu Dünya’da herkese ve her şeye üzülecek kadar büyük bir kalbe sahip kimseyi tanımadım ben. O yüzden en üzüntülü anlarımızı kanallar belirlemeli ve üzülebildiğimizi, empati yapabildiğimizi kendimize ispatlamalıyız. Bir başka gündoğumuna hala insan olduğumuz yalanıyla uyanabilmek için kendimize bunu ispatlamalıyız. Ve ben kayıtsızca izledim her şeyi, ne bir üzüntü ne de bir öfkeyle... Sizden iğrenmiyorum bile orospu çocukları, sizlerin var oluşunuza bile inanmıyorum.
Ailemle vedalaştım ve Taksim’e doğru yola çıktım.

Doğum gününü kutlayacağımız yer kalabalıktı. Duvarlarında Mor Çatı ve bir takım eşcinsel hakları savunucularının afişleri olan bir yer... Samimi gibiydiler, iyiydi. Eşcinseller hakkında bir sik bilmem ben fakat iki erkek, iki kadın birbirlerini sevmek istiyorlarsa severler. Ergenlikteyken ağaç kovuklarını seksi bulan birisinin iki insan arasında gelişen duygulara yargılayıcı bakması kadar ikiyüzlü ne olabilir? Kaya oradaydı, Katil ise gelmemişti. 9 Numara bir tiyatro oyunundaydı ve çıkınca gelecekti. Rakı istedik ama masaya şişe getirmediklerini söylediler. O halde bira dedik biz de. Konuşmaya başladık ve ben daha önce de dediğim gibi bazen çok konuşurum. Yine de kimse rahatsız olmadı sanırım, hatta bayağı eğlendik. Doğum günü çocuğuna benim dışımda hemen herkes bir şeyler almıştı. Ben de kendimi getirmiştim. Elimden bu kadarı geliyordu, evimde yarım şişe ekşimiş olma ihtimali yüksek şarap ve iki-üç tane de ayva kalmıştı sadece.

Sonra bir ara Kaya uyardı beni, “arkada Selin Tatu oturuyor” dedi. Yazarın notu: Selin Tatu, bu tamamen kurgusal hikayedeki bir oyuncu, tarihçi ve güzel kadın. Hikayedeki diğer her şey gibi bunun da gerçeklikle hiçbir ilgisi yok. Ve ben o gün aldığım ikinci sigara pakedini açarak, bir dal çıkarıp yaktım içinden. Selin’e doğru döndüm. Nelerden bahsettiğini merak ettim, gerçekten güzel olup olmadığını, göğüslerini ve dudaklarını... Annem olsa “ben seni bunlar için mi kolejlerde okuttum” diye sorardı şüphesiz ki. Sevgili anne sadece üç sene özel okula gittim ben ve hayatımın en kötü zamanlarıydı. Bütün erkeklerle kavga edip, sınıf birinciliğine oynamakla geçen üç harcanmış sene... Serra ve Özge –sanırım o da şu an meşhur birisi- bir de... Dördüncü sınıfta müdür yardımcısına karşı isyan çıkartmıştım ve on yaşımdayken Çeçenistan’a savaşa gitmek için evden kaçıyordum. Evet sevgili okuyucu, satır aralarında anlatmaya çalıştığım şey; BEN ZEKİYDİM TAMAM MI? Sonradan bu hale geldim. Belki bana aşık olan sıra arkadaşımın bir trafik kazasında vıcığı çıkınca, anneannem ölünce veya o biz çöp toplarken bizi taşlayan piç kurusuna Hacıosman’da bıçak çekince... Belki bir travma yaşadım veya doğuştan orospu çocuğuydum. Genetiğimde savaşçılar, katiller ve kaçakçılar var. Sana ne bundan? Sana ne, çünkü bu sadece bir hikaye... Belki de sadece bir yalancıyım ben, beni tanımaya çalışma; oku beni, tüket beni.

İçtiğim biraların sayısı arttıktça Selin Tatu’nun amının bizim üzerimizdeki etkisine daha fazla sinirlenmeye başladım. Bir am! Bir amı taşıyan estetik bir vücut ve güzel bir yüz sayesinde karşılaşılan kolaylıklar. BİR AM! Benim aletimi okşarsanız kalkar ve bir am da okşandığı zaman sulanır. ANLAMIYORUM! AN-LA-MI-YO-RUM! Neden kirada oturduğumu ANLAMIYORUM! Neden annemin adliye koridorlarında kendisini paralarcasına çalışmak zorunda olduğunu ANLAMIYORUM! Selin Tatu’nun amı hakkında konuşabilirim. Benden aldıkları karşılığında, amı hakkında konuşulma sınırlarını genişletmiyor mu? Bu benim hakkım değil mi? Daha önce bir gazetede çalışmıştım ve bir gün işe gitmediğim için –Allah’ın belası migren yüzünden- bana maaşımı kuruşu kuruşuna kesip vermişlerdi. İşte uyusaydım yapacaklarını düşünemiyorum. Selin Tatu’nun amı hakkında konuşamayacak mıyım? Evet Mor Çatı, cinsiyet ayrımcılığına son; evet, evet! Siz de benim sikim hakkında konuşabilirsiniz. Ve ben de Selin Tatu’nun amı hakkında konuşabilirim. Tahammül sınırlarının yüksek olması gerekir, çünkü yanan bir kafede kimse Selin Tatu’yu bırakıp kaçmaz. Beni bırakırlar. Orospu çocukları, beni bırakırlar. Hem nedir amla ilgili bu büyük olay? Am işte, am am am! Severim ben amı, bacak da severim ve ben güzel bakışları da severim. Ve siz beni bırakırsınız o yanan kafede. Çünkü çok şarap içmiş olurum ve şeker hastası olurum ve bacaklarımı Okmeydanı SSK’da keserler. Ve bir kirpi gibi geberip giderim. Ve siz ölümcül otuzbirinizi çekersiniz. Ve bu am hakkında konuşmak benim hakkım. O am benim anayasal hakkım. O’na gidip de “seni halüsinasyon gördürene kadar düzeceğim yavrum” demek istemiyorum ki. Sadece başkasının amından bahsettiğimden daha rahat bir şekilde amı hakkında konuşabilmek istiyorum. Ve O bana bunu borçlu. Ve O bunu 9 Numara’ya borçlu ve Kaya’ya da. Çünkü O Henry Miller okuduğunu iddia ediyor. Çünkü O’nun canlı yayında milyonlar önünde uyuyakalma lüksü ve bir evi var. O AM BENİM ANAYASAL HAKKIM! O, evine gelenleri güzel kanepelerde yatırabiliyor ve ben sabahın köründe para kadar bir örümcekle yüzyüze gelerek uyku tulumumun içerisinde uyanıyorum güzel misafirlerim geldiğinde. Ve ben bir sosyalist değilim. Ve ben halkların kardeşliğine inanmıyorum. Ben halklara inanmıyorum. Ben orospu çocuklarına inanıyorum. Ben buzdolabıma ve cüzdanıma inanıyorum. Barodan adli yardım alan ve vekaletname için elli lira bulamayan o Adanalı kadına inanıyorum. Selin Tatu’yla eşit olmak istemiyorum ve olabileceğimi düşünmüyorum. Ben sadece hakkım olanı istiyorum. O am hakkında daha fazla konuşabilmek istiyorum. O amı düşünüp de otuzbir çeken insanlar olarak birleşsek bizi kim haksız ilan edebilir? Mısırlılara sorun bunu; Romanyalılara sorun, Tunuslulara sorun! BERLUSCONİ HAK ETMEDİĞİ BİR ŞEKİLDE SİKİŞİYOR, BEN BUNDAN ÇOK RAHATSIZIM VE POLİSLER BENİ DÖVEBİLİR! Üstelik Behzat Ç.’yi de seviyorum ben... Ve siz beni yanarak ölmeye bırakırsınız... Ve benim tüm hissettiklerim, tüm mastürbasyonlarım, tüm yazdıklarım ve yazamadıklarım ölür. Ve Selin Tatu için kitaplar yazılır. Ve ben ölürüm, anladınız mı? ÖLÜRÜM! Bir kuyu kebabı gibi pişerim. Ben o amdan alacaklıyım.

Bu söylediklerimle 9 Numara’yı ikna edemedim, Kaya ise inanmaya dünden hazırdı. Katil de yanımızda olsaydı, muhtemelen birasını alıp Selin Tatu’nun masasına otururdu ve biz nezarethanede uyanırdık. 9 Numara her sesimi yükselttiğimde masadan kaçtı, çünkü O bu kadar iyi bir insan. Korkudan ya da hakkı olmadığını hissetmesinden değil, Selin Tatu’nun seviyesine çıkmak istemediğinden yaptı bu işi.

Selin Tatu kısa bir zaman sonra kalkıp gitti ve ben iki bira daha içtim. Kalktık, borcumuzu ödedik. Söyledim ya ben bir Kadıköy çocuğuyum ve bizim oralarda bu kadar yüklü bir hesap bıraktıysak ikram verilir. İkramımı istedim. Kadıköy; meyhanelerde garsonlardansa sarhoşlara bahşiş vermeyi teamül haline getirmiş güzel bir yer olarak geçer sözlüklerde. Çünkü biz hakkımız olanı biliriz. Biz o ekstra biranın hakkımız olduğunu ve orayı ayakta tuttuğumuzu biliriz. Biz yüksek sesle konuşabileceğimiz amları biliriz. Kaybeden romanslarıyla en güzel dalgayı biz geçeriz ve harikulade bir şekilde kaybetmeyi de biliriz. Öyle bir kaybederiz ki, bir Beyoğlu çocuğu kazandığını sandığı anda biz O’nun ödülüyle sevişmekte oluruz ve tekrar kaybederiz. Ve biz güzel sevişiriz. Ve biz güzel severiz. Ve bizi güzel severler. Ve o yüzdendir ki bütün dönüşler bizedir. Şimdi o koyduğumun ikramını ver ve Taksim benden bir daha kurtulsun. Bir sonraki sefere kadar...

Rakı bardağında biramızı içtik, Gevende’yi dinledik ve yola düştük. Hiç ısınamadığım o ıslak hamburgerlerden yedim, çünkü burada Kadıköy pilavcıları yoktu. Bir travestiden dışarı çıkıp sigara içmek için yol istedim. “Ay bütün yollar senin olsun” dedi ve arkadaşlarıyla kahkaha attılar. Ben de güldüm. Konsolosluklar, fahişeler ve travestiler... Hepsini bir kenara koyun ve Taksim’i ateşe verin. Dolmuşa bindiğimizde çocukları uyuyacağım ve beni inmemiz gereken yerde uyandırmaları gerektiği konusunda uyardım. Kısa bir yolculuk boyunca rüyamda Selin Tatu’yla romantik bir yemek yiyerek öpüştük.

Şimdi ben nasıl kötü bir insan olabilirim ki?

Evime doğru yürürken benzinciden birkaç bira daha aldık. Şarkılar söyleyip, yollara işeyerek yuvamıza geldik. Polisler bize soru sordu. Ve cevabımızdan tatmin olmaksızın basıp gittiler. Bense bir Behzat Ç. hayranıyım. Bilgisayarı açtım, Lhasa De Sela attım çalma listesine. Lhasa... Ölü ve genç Meksikalı... Herkes kadar ölü, herkes kadar genç, herkes kadar Meksikalı... Ama Lhasa işte. Kaya benim yatağımda yattı, 9 Numara’ya açılır koltuğumu sundum ve en az 30 sayfalık bir öyküsü olabilecek uyku tulumumun içine girdim. Sırtımın yarısı parkede, yarısı halıdaydı. Örümcek öpücükleriyle uyandırılıp sigarayı bırakacağım bir başka sabaha doğru uykunun içinde ilerledim yavaş yavaş.

Sözün özü; yanmakta olan bir kafenin içerisinde her an bırakılabileceğimin bilincinde bir şekilde atlattım bir başka günü. Yaşasın demokrasi! Ya da yaşamasın, inanın ki hiçbir fikrim yok...

1 yorum:

Darius 5 Şubat 2011 19:56  

kitabına eklenecek bir yazı olmuş, terazine tıkladım bilesin

İş & Güç

İş & Güç
Huysuz, tatsız, tutsuz kadın...

Not Anymore

...
Well, he went down down down;

And the Devil said; "where you been?"
He went down down down,
He screamin' down around the bend.
Down down down,
This boy went solid down;

He was always cheatin'
And he always told lies,
He was always cheatin'
And he always told lies...