Çoğunlukla Düzüşmek Ve Aileyle İlgili Ancak Başka Konulara Da Bulaşan İç Dökümü

>> 2 Şubat 2011 Çarşamba

Oldum olası fahişe veya azize ruhlu kadınlardan hoşlanmışımdır. İkisiyle de uğraşmak oldukça güçtür ve ikisi de bir şekilde onlardan uzaklaştığında ruhunda ve bedeninde sana ait fakat senden farklı izler bırakırlar. Bu izleri izlemeye bayılırım. Zamanın birinde bir kadınıma ondaki gizli fahişelikle ilgili kendimce bir methiye düzdüğümde çok yanlış anlaşıldığımı hatırlıyorum. Gitgide profesyonelleştim sonradan kendimi anlatabilme konusunda. Yine de bazı kadınlar olgun ruhlarla dünyaya geliyorlar ve olgun ruhlar bana ruhsuzlukla eşdeğer gelmiştir.

Mecdelli Meryem’e benzettiğim bir başka kadınımla yaşadığım uzun ilişkiden öğrendiğim bir şey var ki ben kıskanç, plancı ve intikamcı bir antik zaman tanrısı olmaya öykünüyorum. Tapınılmadığım anlar beni ölümüme sürüklüyor. Malesef annem beni doğurduğunda bir bakire değildi ve bu bile bazen pamuk ipliğine bağlı olduğunu hissettiğim içgüdüsel kendime güvenimi korkunç bir şekilde zedeliyor. Bu duygularımın verdiği bir iteklemeyle mi hep Tanrı yerine koydum babamı, bilmiyorum. Yine de içten içe, babamın da bir sikici olduğu gerçeğini O’nun anneme bir ruh üflemesi hikayesine tercih ederim sanırım. İçimde bir yerlerde profesyonel bir haymatlosum ben. Bildiğim ve gurur duyduğum tek vatan ise babamın taşaklarıdır.

Talihsiz ve istemdışı bir şekilde talihli olarak dünyaya geldim, yaşamım da böyle devam etti. Devasa bir bebek olarak doğmuşum ve tüm baba tarafım hala kocaman taşaklarımla övünüp dururlar. Yıldız ailesi için erkekler son derece önemlidir. Tüm halalarım, erkek kardeşlerine ve yeğenlerine gereğinden fazla bir özen gösterirler. Yirmidört yaşında olduğum şu zamanlarda bile hala “çükünü yerim senin” diyerek sevgilerini göstermeleri sanırım bunun kanıtı. Ve benden özümde bencil bir maço olmamamı bekliyorlar diğer insanlar. Nasıl anlatabilirim ki, çocukluğumdan beri herkes benim çükümle övündü işte. Yıldız erkekleri dinmeyen tutkuları, inmeyen yarakları ve onlara aşık kadınlarıyla kutsanmış; tembel ve kavgacı yaratıklardır. Babalarına zıraşık annelerinin fazlasıyla üzerlerine düştüğü ve kendilerine idol olarak seçtikleri babalarını çok iyi taklit edebilme yeteneğine sahip çocuklar olarak gelişirler. Hiçbir elle tutulur iş yapmadan sadece o ruh hastası tutkularıyla ve yatakta gerçekten var olma yetenekleriyle kadınlarını kendilerine aşık etmeyi başaran hayat tecavüzcüleri... Onların sokaktaki her adımları gökyüzüne sundukları birer penetrasyondu. Kadınların melekliklerine asla inanmadılar ve ikonoklast bir tavırla tüm bu melek imajına ve arayışına karşı çıktılar. Fahişe ruhlu azizelerle çoğaldılar ve onları sadece kendilerine özgüledikleri azize ruhlu fahişeler haline getirdiler. İşsiz-güçsüz hallerinde bile genlerine işlemiş o muazzam babalık yetenekleriyle kendilerine hayran bıraktıkları dölleri onları ölümsüzleştirdi. Bu Dünya’dan göçüp gittiklerinde geride sadece kırılmış yalnız kadınlar ve soylarının zihinlerindeki o baş eğmez haydut imgeleri kaldı.

Ve benden sizlere şükretmemi beklemeyin. Başkalarına, başka sembollere... Tanrı’ya ve aileye inanırız biz. Ben bir de geçirdiğim onca hastalığa, içinde uyuyakaldığım soğuk su dolu kazanlara ve ölmemeye inanırım. Vereme ve zatürreye inanırım. Yine de eski topraklar kadar veremedim hayatta kalma savaşını. Ancak on iki yaşında eline bıçak tutuşturulup da inşaat basmaya götürülen de, elinde dolu bir tüfekle babasını almaya gelebilecek polis veya mafyanın yolunu gözleyen de bendim. Bunlar da fena hikayeler sayılmazlar aslında. Yine de hayat beni sevgiye alışmakla, bitmeyen bir talihle ve tombiş yanaklarla lanetledi bana kalırsa. İnşaata gittiğimizde bana hiçbir iş düşmeden amcam bir kürek darbesiyle kaçak Romen işçisini bayılttı ve ne polis ne de mafya gelmediler o gece. Hiç ıslahevine düşmedim ben, hiç sikilmekle tehdit edilmedim. Oysa gazeteler ve siyah rakamlar bize tecavüz eden, tecavüze uğrayan çocukları anlatırlar her zaman. Sikin insana yaptıkları ve yaptırdıklarını atom bombası yapamamıştır. Nanking’i hatırlayın. Nanking’i hatırlayan insanların Hiroşima’ya olan üzüntülerinde yarı yarıya bir azalma gözlenebilir. Oysa ölüm, çürüme, kokuşma, kanama, sikilme her yerde aynıdır. Bu cümleyi kendi evimde ucuz da olsa bir şarap eşliğinde yazıyor olmam ise beni asla ciddiye almamanız gerektiğini gösterir size. Çünkü Ruanda’dan gelecek herhangi bir zencinin bu laflarım üzerine ağzıma sıçma hakkı ve nispeten sıcak evimden bu konular üzerine fikir yürütmek hususunda bir çift lafı olduğunu düşünüyorum. Tanrı’ya ve aileye şükürler olsun ama ne yapayım ki içimdeki genetik eşkiya bir an olsun durmuyor ve yaşamıma küfretmeye devam ediyor.

Yaşlılık zührevi bir hastalıktır ve olgun ruhlu kadınlarla tam da bu yüzden sevişemem ben. Huzura alıştığım zamanlarım oldu ve huzursuzluğumu ne denli özlediğimi fark edip tekrar kazanmaya çalıştığımda huzurun yoksunluğunu çok çektim. Huzura ve konfora karşı tolerans hep yükselir ve ben uyuşturuculardan hoşlanmam. Huzursuzluk ve konforsuzluk arayışlarımın içgüdüsel mi yoksa yapmacık mı olduğunu hep merak etmişimdir. Bazen çektiğim huzursuzlukları anlayabilmek için beatniklerden bazılarını okurum ve kendimi onlara benzettiğim zaman anlarım ki bu hissettiklerim tamamıyla orospu çocukluğundan başka bir şey değil. Yani beatniklerin edebi yeteneklerine laf edebilecek kadar bir iş koymadım elbette ortaya ama gerizekalı bir piç kurusu olarak bile onları sevmeme hakkına sahip olmalıyım. Yoksa Spartaküs, Fransız Devrimi, coğrafi keşifler falan ne sikime yarar ki? Benim için bir samimiyetsizlik ve orospu çocukluğu cetveli beatnikler. Sürekli kaçmaya çalışıp da işim ve hayat gereği sürekli yakalandığım anne parasını hatırlatan bir ibnelik aynası. Belki de hukuk seçmemeliydim, bilmiyorum. Rahatsızlığı arayışım aslında son derece samimi ve acı çekme eşiğim bu kadar yüksekken, rahatsızlıklarımın bana bu kadar yapay gelmesi canımı sıkıyor. Sevgilim başkasıyla sikiştiyse sikişti, kirayı yetiştiremediysem yetiştiremedim, ucuz şarap ve sigaranın yanında ayva yiyerek kahvaltı ediyorsam ediyorum. Ee? Bu kadar mı? Benim Eyüp’ten daha fazla anlatacak derdim olmadıktan sonra onları kabullenme ve başa çıkma konusunda nasıl olup da ilahi bir mertebeye ulaşabilirim ki? Yaralarımdan dökülen kurtları, tekrar yaralarıma koymadım ben hiç. Kızkardeşime hamamböceği diye seslenerek, O’nu palalarla biçerken bir yandan tecavüz ettiklerini de görmedim. Şükranlar sana Tanrı’m, şimdi nasıl olup da şımarmamamı beklersiniz benden?

Bir fikrim var. Anneler artık terleyen çocuklarının sırtına havlu koymasınlar. Ben hayatımda bu kadar aşağılandığımı hatırlamıyorum. Oysa başımdan pek çok şey geçmiştir. Pek çok ego yaralanması yaşayabilecekken hepsini rahatlıkla atlatmayı bildim. Fakat kırk yılda bir yaptığım maçın ortasında annemin gelip de sırtıma havlu koyması kadar aşağılayıcı bir şeyle hiç karşılaşmadım. Benimle düzüştükten sonra, başkasıyla yattığını söyleyen kadınlar oldu hayatımda ve onları bir saat sonra çoktan affetmiştim bile. Üstelik affedilecek bir şey olduğuna inanmadığımı da söyleyebilirim aslında. O an, o saat, bir otel odasında aynalara karşı benimle düzüşüyordu kadın ve ben düzüşmeme inanırım. Düzüşmeme güvenirim. Düzüşmek beni yemyeşil çayırlarda yatırır ve sakin sularda yürütür. Ama o havlu... Ah o havlular... Hangi ruh hastası orospu çocuğu erkeklerin annelerine benzeyen kadınları aradıklarını uydurdu bilmiyorum. Bir zamanlar harika bir kadına sahiptim. Doğaüstü bir şekilde sevişirdik O’nunla, çünkü aynalar yalan söylemez. Birkaç kere seviştikten sonra bana kaybettiğim proteini kazanmam için mercimek bile yapardı. “Benimle sevişirken, sanki yüzyılları düzüyormuşsun gibi hissediyorum” derdi bana. Bazı hareketleriyle bana annemi hatırlatmasaydı hala birlikte de olabilirdik aslında. Bunun yerine katlanarak artan bir şekilde birbirimizi kanatmayı tercih ettik ve tehlikeli oyunlar oynadık. Varlığıyla da yokluğuyla da savaşman gereken kadınlardandı, ideal yani... Ama bu başka ve daha uzun bir konu.

Üç buçuk yaşında babamın bir tokadıyla okumayı öğrendim ben. Yani süreç tokatlarla kurulu değildi elbette, sevgili babacığım sevgi ve sabırla işlettiği süreci tam da olması gereken yerde bir tokatla noktalayarak harika bir iş çıkarmıştı. Delirmiş gibiydim. Arabada giderken tüm tabelaları ve plakaları okumaya çalışırdım. Yüreğim daralırdı yetişme hırsından. Hırslı bir şekilde doğdum ben, doğumumda bile az kalsın annemi öldürüyordum. Belki de bu yüzden devamlı “sen beni öldüreceksin” der annem. Sevgili anneciğim, sakın korkma. Tanıyorsun beni. “Biraz daha yavaşlasana baba! Korkmazlar Mermer! Küçükoğlu Nakliye! 34 SLN 61! Baba bak 61! Sence Trabzon’lu mudur?”

Babamın hızlı araba kullanmasını istediğim zamanlar da vardı. İş dönüşü mesela... Her zaman önce evi arar ve benimle konuşurdu. “Bin kilometreyle gel baba, bin kilometreyle!” Bin kilometreyle gelmeliydi ki en sağlıklı insanın Akrep Nalan olduğuna inanan anneannemin sürekli ağzıma bir şeyler tıkmaya çalışmasından kurtulayım ve sabahtan beri ağzımda tuttuğum tereyağlı-reçelli ekmeği saksının dibine tükürebileyim. Belki dışarı çıkarız ve babam yine bana güvercin yakalar. Top oynarız. “Hami Mandıralı vurdu ve goool!” Geldiğinde kornaya basardı babam; “dadat daat!” Kornanın sesi aslında babamın gerçek sesiydi benim için. O’nun mahrecinden çıkıyordu. Süvariler! Zulüm bitti, çifte davullar çalınsın! Kimse beni tırmandığım dolaptan indiremez, kimse bana zorla yemek yediremez. Babam bana dövüşmeyi öğretecek ve dünya başkentlerini. Almanya? “Bonn!” O zamanlar Berlin tartışmalı hala... Arjantin? “Buenos Aires!” Ne demek? “Güzel hava!” Aferin! “Sence Trabzon’un veya Sinop’un havasından daha mı güzel baba?” Tabi ki hayır oğlum... “Malkoçoğlu da Karadeniz’li değil mi baba?” Elbette! “Sen mi döversin, O mu?” Koyayim O’nin amina! “Aslan babam!”

Doğrusunu söylemek gerekirse bu yazıya neden başladığımı unuttum. Yazıya başladığım zaman ayıktım ve şimdi sarhoş olmasam da ayık da sayılmam sanırım. Artık babamlarla birlikte oturmuyorum ve babam evden gittiğimden beri tekrar Lustral’a başladı. Bana hiçbir şey belli etmemeye çalışmaya devam ediyor, annemle tartıştıklarını söylüyor laf aralarında. Fakat türlü bahanelerle beni aramayı ihmal etmiyor hiç ve ben biliyorum ki babam annemle tartıştığında Lustral almaz. Kavga eder. Annem babam evden gitmesin diye kapıyı kilitler ve anahtarları saklar. Tokat da yese anahtarları asla vermez ve sonunda babamı sakinleştirir. Kavgayı başlatan da bitiren de annem olur her zaman. Sevişirler. Birbirlerine hastalıklı bir şekilde aşık olduklarını anladığımda sanırım 40 günlük falandım. Her zaman gülerek izlemişimdir onları. Tipik Yıldız erkeği ve O’na aşık kadını. Yapmayın çocuklar, bensiz de idare edebilirsiniz. Bunu öğrenmek zorundasınız. Dört yaşımdayken, bana boşanacaklarını söylediklerinde; “büyürsünüz geçer” demiştim ve hala bunu anlatıp dururlar. Büyüdüler ve geçti. Ah be baba, eskiden Lustral mı vardı Allah aşkına? Sanırım O da doğru yolu buldu, çünkü dün Trabzonspor maçını izlemek için gittiğimde üç şişe Tekirdağ gördüm buzdolabında. Bravo baba. Büyümenin sonu yok. Karşı çıksanız da yakında kardeşimi de yanıma almayı çok ciddi bir şekilde düşünüyorum ve birbirinizle başbaşa kalacaksınız. Ruh hastası bir kadın baş edemeyeceğin bir şey değil. Genetik üstünlüğün var ve eğer biraz kendimi tanıyorsam O’na hala aşıksın demektir.

Ben mi? Ben çok başka bir yol deniyorum uzun bir süredir...

Sözlerimi bitirirken bir alıntı yapmak istiyorum. Alıntının sahibi amcalarımdan en küçük olanı. Kendisi ilkokuldan terk ve hayatını inanılmaz hızlı ve sağlam bir şekilde gecekondu inşa etmekle, araba tamirciliğiyle ve marangozlukla kazanıyor. Tarih dersinde Selahaddin Eyyubi’yi anlatırken, kitabı okumayıp da Cüneyt Arkın filmini anlattığı için yediği dayaktan ötürü tahsil hayatını sonlandırmış; gerçekten çok özel ve güzel bir insan... Amcam yıllar önce büyükbabam öldüğünde oturup bir kitap yazdı ve sadece aileye dağıttı. Ailemizin her zaman bir şeyler yazma ve bunları kitaplaştırıp sadece aileye dağıtma gibi garip bir geleneği var. Büyükbabam örneğin, askerde okumayı öğrenmiş bir insandı ama her zaman cebinde bir defteri olurdu. Öldükten sonra o garip yazısıyla bize bıraktığı elliden fazla defter kaldı geride. Amcamdan yapacağım bu alıntı, Yıldız erkeklerinin babalarına karşı duyduğu sevgiyi tam olarak açıklıyor bence. Bu yazıyı okurken edebi anlatım kaygılarınızı bir kenara bırakıp, hayata gerçek bir tamirci çırağı olarak başlamış, kaçırdığı kızla evlenmiş, ilkokul mezunu ama gerçekten hayattan tat almasını bilen bir insanın duygularına erişmeye çalışın sadece.

SON

Bir baba vardı, bir varmış bir yok. Dağlarda hıçkırıp, dağlarda doyan. Kardelenlere sevdalı, bir baba vardı;

Yalın ayaklı, üşümüş elli, burnu kızarmış, ağlayan öksüz, yetim bir çocuk...

Bir baba vardı, şefkat ve sevginin Tanrısı; aşkın tanımı, sıcaklık ve sadakatin ışığı...

Bir baba vardı, yanağı gamzeli; saçlarında lekesiz beyazlık...

Bir baba vardı, öldüğünde gülen; terleyen... Belli ki öte tarafta işleri vardı, gitti. Hasrete dayanamadı; oğullarına, babasına, anasına.

Belki bir mezar taşına yazılan dört beş kelimelik anlatım... Oysa anıtlaştırmak isterdim kabrini, anıtlaşan kabirlere inat! O bunların çoğunu hak etmişti, yedi çocuk beslemişti, haram yememiş ve yedirmemişti. Vatana da hiç ihanet etmemişti.

Ben babama anıt yaptıramadım ve onu anlatabilecek dört beş kelimelik bir mezar taşı da bulamadım. Bu yüzden hatırlayabildiğim ve anımsadıklarımdan hayal kurarak gerçekle yoklar arasındaki çizgiyi buldum ve size bir baba lazımsa işte size bir baba yazdım. Babamı sizlerle paylaşmak istedim.

Paylaşmak isteyenlere küfesi duygular, sevgi ve hayat dolu bir baba sunuyorum.

Babacığım seni çok özledim. Seni çok seviyorum. Beni bırakıp gittiğin için çok kızıyorum. Ruhun şad olsun.

Oğlun Ali İhsan...

2 yorum:

Miss. Papercut 2 Şubat 2011 17:11  

Birbirimizi tanımıyoruz ve ben bu qibi durumlarda lafa nasıl başlayacağımı bilmediğimden qereksiz yere kendimi yormak istemedim. 3 qündür sesim kısık ve okula qitmek zorunda olduğumdan sesim olmadığı halde insanlarla iletişim kurmak zorundayım. Hiç konuşmasam dolmuşçuya nereye qideceğini söyle, fotokopiciye istediğini anlat, qüvenlik qörevlisine derdini anlat, kahve alırken... Neyse kısacası buqünlerde fısıldamaktan öteye qidemiyorum ve fazlasıyla dinlemek zorunda kalıyorum. Herkes ve birileri suskunluğuma inat uzun ve bomboş konuşmalarla canımı sıkıp duruyor. Buraya kadar bu yorumu okuduysan ne demek istediğimi anlamış olmalısın. Kısacası bloqunu okumak biraz olsun o sıkıntıyı qiderdi. Ben de bilmiyorum nedenini. Kendi ailemle yazdıkların arasında birkaç benzerlikten ötesi yok. (Eğer sarhoşken yazdıysan)Sarhoş insanları dinlemek de pek keyif vermez qenelde. Ama önemi yok. Konuşamamaktan bunalmışlığımın acısını da bu qereksiz yere uzattığım yorumla hiç tanımadığım bir yabancıdan çıkarmakla bencillik ediyorum sanırım.

Batuhan Yıldız 3 Şubat 2011 16:00  

Şu dağınık ve nispeten uzun yazının, boş konuşmalardan doğan sıkıntıyı gidermesi gerçekse eğer; basbayağı bir iltifat bu. Gönlünce bencilik edebilirsin bu şekilde olduğu sürece =)

İş & Güç

İş & Güç
Huysuz, tatsız, tutsuz kadın...

Not Anymore

...
Well, he went down down down;

And the Devil said; "where you been?"
He went down down down,
He screamin' down around the bend.
Down down down,
This boy went solid down;

He was always cheatin'
And he always told lies,
He was always cheatin'
And he always told lies...