Uyanık

>> 6 Kasım 2010 Cumartesi

“Körlenesice!”

Ansızın sokağın tüm o alışıldık seslerinin; serçe ve sığırcıkların ötüşlerinin, yokuş aşağı giden rulmanlı arabalar ve rugan ayakkabıların seri tıkırtısının, çocukların oyunbaz bağırışlarının üzerine sürpriz bir savaş ilanı gibi indi Hatçe’nin haykırışı. Eski Toptaşı Caddesi’nin tüm sesleri ta ki Hayrettin Bey ve Hayriye Hanım’ın evlerinin basamaklarından birer ikişer atlayarak ve bir tavşan bir tazıdan nasıl kaçarsa öyle koşarak çitlembik ağacının yolunu tutan, çırpı bacaklı, tıfıl kız görünene kadar vokal bir Pearl Harbor yaşadılar,. Demek Tülay’dı bu. O halde sorun yok demekti. Rutin bir dayak ya da rutin bir kaçış hikayesi daha yaşanacaktı en fazla mahallenin tarihinde. Serçe ve sığırcıklar da farkına vardılar durumun ve devam ettiler ötüşlerine. Mahallenin diğer sesleri de onların peşi sıra işlerine koyuldular.

Yolun sonundaydı çitlembik ağacı. Kurtarıcı çitlembik. Ağaçların mesihi. Bir aziz, bir evliya; çocukların koruyucusu ve eğlencesi Hazreti Çitlembik! Tohumlarıyla patlangoç oynayabilmeniz yetmezmiş gibi bir de ince, esnek ve en fazla bir çocuğa müsamaha gösterebilecek o anaç dallarıyla sizi bir anne dayağından kurtarabilecek tek canlı olma özelliğine de sahipti. Yine mi haylazlık yaptın? Ağabeyini sobaya mı yapıştırdın? Birinin annesinden şikayet mi geldi? Öyleyse koş küçük Tülay. Çitlembiğin anaç kollarına koş. Annen Hatçe bir köylü kızı, bir ağa kızı, bir Kazako. Erik seni kurtarmaz; dut da öyle ve kayısılar da. İncir desen zaten uğursuz, üstünden düşen iflah olmaz. Hatçe bir çoban, nacağı kullandığı kadar ileri seviyede kullanabilir terliği ve hortumu da. Silahların menzilinden çık o çırpı bacaklarınla, sümüğünü sil ve en uzun koşuna başla. Ağabey ve anne zulmüne karşı açılmış soluk renkli bir isyan bayrağısın sen, çitlembiğin o devrimci gönderine çekil yine.

“Gözü kör olmayasıca, gel kız buraya!”

Hayra alametti bu cümle. Demek Hatçe uzakta kalmış, yakalama umudunu yitirmişti. Zafere kaçış başarılı olmuş, annesi artık korkutma ve caydırma kozlarını oynamaya başlamıştı. Deneyimli bir gerillaydı Tülay, emperyal güçlerin bu propagandalarıyla cayacak kız değildi. Pışık! Oraya gelecekti öyle mi? Neden, sokak ortasında yiyeceği sıkı dayak için mi? Can acısı sorun değildi ancak mahallenin diğer veletlerinin gözündeki itibarı ne olacaktı? Onların önünde kaybederek devrime ihanet edemezdi, etmeyecekti. Söz konusu annesi bile olsa karizmasını çizdiremezdi. Bir çırpıda yetişti hedefine ve bir kedi gibi tırmanıverdi çitlembiğe. Ulu önder çitlembik! Çocukların koruyucusu; açtığın yolda, gösterdiğin hedefe... Saçmalıyordu şüphesiz. Ama Hatçe saçmalamazdı. Onun ve masmavi gözlerinin şakası olmazdı hiç. Ve terliğinin de...

“Iğzını bilmemn’aptığımın kızı! İn aşağı!”

Ağacın gövdesinin önünde duruyordu Hatçe. Hatçe ve onun çakır, çakmak çakmak mavi gözleri. Ekseriyetle öfkeli, ağa acımasızlığıyla bakan gözleri. Anneliği nereye gizliyordu o gözlerde? Zaman zaman ortaya çıkardığı ve insanı şefkatli bir huzurla teskin eden analık şimdi gözlerinin neresindeydi? Kafası karışırdı Tülay’ın böyle zamanlarda, çocuk aklı kolay anlam veremezdi bu işe. Ağabeyi Erol’la yaşadığı hemen her çatışmada Erol küsüp köprüaltı çocuğu olmasın diye o gözlerin öfkesini neden hep kendisi çekerdi? Bir yandan bunları düşünürken, şık bir eskivle kurtuldu aynı zamanda fırlatılan terlikten. Çocuk oyuncağıydı bu iş onun için. Defalarca yapmıştı. Annesinin bu zarif ağaca tırmanamayacağını, babası işten gelene kadar en güvende olacağı yerin burası olduğunu defalarca tecrübe etmişti. Yüce çitlembik! Ruhumuzu koru, bize doğru yolu göster. Bu arada Erol’u da ara sıra üzerinden atarsan fena olmaz hani? Ne dersin bu işe? Gerçi o zaten o koca göbeği ve miskin ruhuyla üzerine çıkmayı pek denemez ama... Kıkırdadı Tülay.

“Ömür törpüsüsün!”

İşte bu bir ateşkes ilanıydı. Hatçe Terlikli Kuvvetleri saldırının anlamsızlığını kavramış ve eve dönüş yolunu tutacak demekti bu. Düşman Sakarya ırmağının batısına çekiliyordu işte. Tarihte eşi benzeri olmayan bir zafer, Mudanya Mütarekesi’yle kıyaslanabilecek askeri temelli diplomatik bir başarı... Yine de tedbirli olmakta fayda vardı. Annesi içeri girdi diye öyle hemen aşağı inmek olmazdı. Bittecrübe sabitti bu durum. Her an sürpriz bir saldırının hedefi olunabilirdi. Uyanık ol! Uyanıklık Tülay’ın en çok bel bağladığı özelliğiydi. Zaten babasının da gelmesine iki saat kadar kalmıştı. Neydi ki iki saat? Su misali geçerdi zaman çitlembiğin tepesinde. Öyle şeyler vardı ki düşünecek, kurulacak öyle hayaller vardı ki... “Oh” dedi, sarıldı zayıf kollarıyla çitlembiğe. En iyi arkadaşımsın çitlembik, güzel çitlembiğim benim. Fenerbahçe kadar seviyorum seni...

Ve iki küsür saatin sonunda gözüktü babası yokuşun dibinde. Bir okyanus aşırı yolculuk sonunda karayı gören tayfalar gibi sevindi Tülay. Saçlarında, kirpiklerinde tuz lekeleri oluşmuş gibi sevindi. İşte babası geliyordu sonunda; elinde balık poşeti ve başındaki kasketiyle gerçek kurtarıcı yoldaydı. Süvariler! İbrahim, parke ustası... Ama ne usta, ustaların ustası! Kızının pısırık prensi. Aslında O da çekinirdi Hatçe’den. Kaç kere görmüştü Tülay babasını bir kavgadan sonra yorganı üzerine çekmiş ağlarken. İçindeki isyancı kaldıramıyordu bu görüntüyü, kabul edemiyordu. Hemen giderdi yanına babasının, O’nun o usta ellerini tutardı. Zaten renkli gözlerinin haricinde daha çok babasına benzerdi. Bu yüzden mi annesi hep “kalak burun, epsik dudak, şabla göz” diye seslenirdi kendisine? Babasına benzediği için mi? Bilmiyordu...

Usul usul indi ağaçtan, temkinlice babasına doğru seyirtti. Tedbir, takdiri bozarmış derler; yine de eve doğru bir bakış atmakta fayda vardı. Tuttu babasının elini, O’nun o usta ellerine dokundu. İbrahim anlamıştı olup biteni, yine bir savaşın ortasında kaldığını ve kendisine Milletler Cemiyeti rolü biçildiğini. “Hıh hıh” diye güldü, severdi kızının yaramazlıklarını.

“Yine n’aptın bakalım?”

“Hiç baba, vallahi hiç”

“Hıh hıh hıh” diye gırtlağının derinliklerinden güldü İbrahim. Avuçlarına yapışmış Tülay ve bir kilo istavritle yaklaştı eve. Hatçe’nin ikinci kocasıydı. Ne babası ne de kendisi zengin değildi ve Hatçe bir ağa kızıydı. Aşıktı karısına. İstemeye gittikleri zamanı hatırlardı sık sık. Parke döşerken, tiner ve vernik kokularının arasında sık sık hatırına gelirdi. Güldürürdü O’nu. Nasıl da geçirmişti ayağına en fiyakalı çizmelerini... En güzel gömleğini, en klas kasketini giyip gitmişti evlerine. Kendi annesi gibiydi Hatçe; güçlü, anaç... Sırtına nacağı vurduğu gibi dağ tepe demeden camışların peşinden koşacak gibiydi. Hoş, gönlü Lıklık Ahmet diye süslü herifin tekindeydi ama İbrahim de çalışkan adamdı; dürüsttü, mertti. Üstelik parke ustalarının da kralıydı. Verdiler Hatçe’yi İbrahim’e, Hatçe de itiraz etmedi. Ağa soyuna özgü ağırbaşlılık ve vakarla karşıladı durumu. Evi ve kocası için çalıştı yıllarca, çocuklar verdi. Yine de sıklıkla tartışırlardı ikisi. Sıklıkla üzülürdü İbrahim. Ama ne olursa olsun O yanındayken Tülay annesinden dayak yemezdi. İbrahim, duygusal reisiydi evinin.

Tek oda, ortak mutfak ve banyodan müteşekkil olan; müstakil bir evin kendilerine kiralanan kısmına girdiler birlikte. Tülay babasının yanında, yanıngıç yanıngıç odanın yolunu tuttu. Annesiyle sert bir bakışma yaşadıysa da güvende olduğunu bilerek atlattı zor bir günü daha.

İşte bu şekilde akıp giden; yanık odun ve türlü yemeklerle tütsülü, oyunlarla dolu Üsküdar günlerinin birinde bu sefer annesinin elini tutarak arşınlıyordu sokakları Tülay. Tuhafiyeden alınan çorap ve yün, züccaciyeden altılı bir paşabahçe bardak seti ve kısa bir gezinti. Eğer şanslı günündeyse annesi bir top da dondurma alacak demekti. Ama bugün o günlerden birisi değildi işte. Tatlı sert bir çekiştirmeyle uzaklaştırıldı dondurma tezgahından. Israrcı bir çocuk değildi, kaderine razı olup peşi sıra yürümeye devam etti.

Hatçe açık sarı, desenli ve yakası açık bahar elbisesini giymişti o gün. Başını şık bir eşarpla bağlayıp çıkmıştı sokağa. Görülesi bir manzaraydı doğrusu. Bembeyaz bir ten, çakır mavi gözler ve kuzgun karası saçlarıyla nefis bir kadındı. Her şeyi, her yeriyle olması gerektiği gibiydi. Tülay bile anlayabiliyordu bunu, beş yaşın bile aklına hitap edebileceği bir güzellik, bir nefaset. Zaten o güzellikle aşık etmişti kendisine daha İstanbul’a gelmeden önce köyünde görevli olan hakimi. Ve adamcağızı yine köylülüğünün bilinciyle reddetmişti. Farklı dünyaların insanlarıydılar.

Dondurma tezgahında uğradığı bozgunu çoktan unutmuş bir şekilde Tülay annesinin avucunun, odun kokan Üsküdar sokaklarının ve yüzünü göstermeye başlayan mart güneşinin tadını çıkarmakla meşguldü Manav Hasan’ın dükkanına geldiklerinde. Çok sıkı pazarlıkçıydı annesi, pazara gittiğinde bile iki tur atmadan bir şey almazdı. Keyifliydi doğrusu O’nu izlemek. Bir domates uzmanı, salatalık eksperi; manav bilirkişisi Hatçe! Esas duruşta beklemeli tüm manavlar ve hatta kasaplar da! Domateslerin tazelik ve fiyatını asla kül yutmaz ses tonuyla sorguladı. Aslında cevaptan memnun olsa da tatmin olmamışlığın yüz ifadesini takındı suratına ve seçmeye başladı. Bir kilodan biraz fazla çekti domatesler. Gülümsedi Manav Hasan; “ziyanı yok abla” dedi, “bu da bizden olsun.”

Dönüşte evlerinin bulunduğu yokuşa geldiğinde yüzü asıktı Tülay’ın. Bir anlığına düşündü, hani geçen sene nasıl da fazla parkelerden kızak yapmıştı babası? Dümdüz ahşap nasıl da kaymış gitmişti yokuşta, herkesinkini yaya bırakmıştı. Ve sonra babasının kızağı tekrar yukarı taşıyışını hatırladı. O’nun o usta elleriyle tutuşunu kızağı... Gülümseyecek gibi oldu ama ansızın düştü yine suratı. Öfkelendi Hatçe bu işe. Dondurma almadığı için yapılacak iş miydi şimdi bu surat asışlar? Ne zorlukla kazanılıyordu o para. Ne zorluklarla bulunuyordu alışveriş yapılacak o zaman. Menderes asılalı beş sene olmuştu, hala çalkalanıyordu ülke. Kıbrıs vardı, bir de ısınma derdi. Devlet dairelerinde, gıda yardımlarında kuyruklar ve köyde bekleyen fındıklar. Komünistler çıkmıştı bir de, dinsiz adamlar... Dondurma! Neydi ki dondurma? O mavi acımasızlığını takındı gözlerine, hızlıca çıktı yokuşu. Açtı evin kapısını, mutfağa girdi. Tülay da peşi sıra takip etti O’nu gözlerini üzerinden ayırmaksızın. Kısa bir sinir harbi yaşandı mutfakta. Neden sonra döndü Hatçe kızına;

“Dolaşma ayak altında, ne bakıyorsun; çık dışarı!” dedi öfkeyle.

“Bir daha o elbiseni giymeni istemiyorum” diye cevap verdi Tülay. İncecik kaşlarını çatmış, titreyen dudaklarının arasından dökmüştü bu sözleri. “İstemiyorum çünkü sen eğilince Manav Hasan hep memelerine bakıyor!”

Beyninden vurulmuşa döndü Hatçe. Ağzı yarım aralık bakakaldı. Olabilir miydi böyle bir şey? Üstelik kızı yalancılığıyla da tanınmazdı. Tamam yaramazdı, kavgacıydı, dik kafalıydı biraz ama yalan söylediği pek görülmemişti. Ama çocuk aklı işte, öyle olduğunu sanmış da olabilirdi neticede. Peki ya İbrahim’in kulağına giderse? O zaman doğruluğuna çok da bakılmazdı. Kimse yaralanmasa da büyük rezillik çıkardı. Kazakolar’ın Hatçe öyle mi? Demek manavın biriyle ha? Köyde duyulursa? Ağa kızıydı, olacak iş değildi. Kontrolü altına almalıydı durumu. İyi bir kadından bekleneceği gibi kocasını belaya bulaştırmadan ailesini koruyarak halletmeliydi bu işi. Aniden çattı kaşlarını;

“Hadi oradan” dedi, “bacak kadar bok! Saçmalıyorsun, bir daha böyle konuştuğunu duymayayım!”

Ve döndü önüne, kafasında binbir düşünceyle hazırlamaya girişti kapuskayı. Tülay da süklüm püklüm gitti odasına. Aradan geçen yarım saat tüm olanları unutmasına ve mahallede oynamaya dönmesine yetti de arttı bile. Ta ki yine rutin kaçışlar ve mahallede karizma çizilmesin diye sessiz yenen dayaklarla geçen bir haftanın sonrasına kadar.

Yine bir alışveriş günü gelip çatmıştı. Açık sarı, desenli, yakası açık elbise çıktı tekrar ortaya. Saçlarını taradı Hatçe, eşarbını bağladı usulca. Taktı kızını koluna, yokuş aşağı Üsküdar yolunu tuttular. Tülay’ın canı sıkkındı bu işe. Sevmiyordu o elbiseyi. Çok basmıyordu aklı büyüklerin dünyasına ama yine de annesinin memelerinin babasının dünyasına ait olduğunu hissediyordu içten içe. Büyük parke ustası İbrahim’in hakkıydı onlar, en güzel kızakları yapan o güzel gülüşlü adamın hakkıydı. Üstelik bu sefer ilk olarak manava uğramışlardı. Neler oluyordu? Çattı incecik kaşlarını Tülay, çırpı kollarını bağladı önünde.

Hatçe klasik domates sorgulamasına girişti. Aldığı cevabı çok da önemsemedi bu sefer. Eğildi domateslerin üzerine. Öfkeleniyordu Tülay. Neden sonra bir anda göz göze geldi annesi Manav Hasan’la. Bir hışımla doğruldu. Tek gözüyle kesmişti Hatçe Hasan’ı alışveriş sırasında. Cevabını almış ve kızına da hak vermişti.

“Tart” dedi sertçe Hasan’a. Hasan kulaklarına kadar kırmızıydı şimdi. Bir kilodan yine biraz daha fazla gelmişti domates.

“Bizden olsun abla” diye mırıldanacak oldu Hasan.

“İstemez” diye kestirip attı Hatçe. Seçtiği domateslerden bir tanesini sertçe attı serginin üzerine, parasının üzerini aldı ve yola koyuldu.

Tuhafiyeden alınan bir çile yün, şarküteriden tuzlu ve yağlı beyaz peynir, bir demet roka ve uğranılan bir kunduracıdan sonra kısa bir gezinti yaptılar birlikte. Dondurma tezgahında kısa bir mola verdiler. İki top kaymaklı dondurma aldı Hatçe Tülay’a. Çakır gözlerine o sıcak mavi şefkatini takındı ve kızına döndü;

“Sen hep böyle akıllı, uyanık ol tamam mı?” dedi. Kafasını salladı Tülay, anlamıştı bir şeyleri yoluna koyduğunu. Babasının kızıydı işte; kalak burunluydu, epsik dudaklıydı, şabla gözlüydü. Ama babasının kızıydı. Manav Hasan’ı alt ettiğini biliyordu artık. Sıktı annesinin elini. Başını yasladı koluna ve Eski Toptaşı Caddesi’ni tırmanmaya başladılar. Yol boyunca babasını ve kızağını düşündü. Bir sonraki kış kimbilir nasıl kayacaklardı tekrar. Herkesi geçeceklerdi. Babasının usta ellerinin önünde kimse duramazdı ne de olsa.

Yokuşun sonunda çitlembiğe de çıtlattı bu hayalini. Tatlı bir Üsküdar lodosunun da etkisiyle hafifçe eğilerek onayladı onu çitlembik.

_____________________________________________

Uzun süredir blog yerine tekrar defterime yazmaya başlamıştım. Ancak burayı da çok fazla ihmal etmemek adına, anneme yazdığım bu doğum günü hediyesini buraya da koymaya karar verdim. Blogun ve aslında benim genel üslubuma pek benzemese de yine de okunabilir olduğunu düşünüyorum.

0 yorum:

İş & Güç

İş & Güç
Huysuz, tatsız, tutsuz kadın...

Not Anymore

...
Well, he went down down down;

And the Devil said; "where you been?"
He went down down down,
He screamin' down around the bend.
Down down down,
This boy went solid down;

He was always cheatin'
And he always told lies,
He was always cheatin'
And he always told lies...