İkinci Bahar

>> 28 Ocak 2012 Cumartesi

Mevsimi geldi, susadım aşka...

Puştluğun alemi yok, birbirimizi sikmeyelim bence... Şiiri, şarkıyı siktir et, benimle birkaç rüya kuruver şimdi. Bir gönül kaç bahar yaşar ben bilmem, bence yaşım da hala genç. Bana bir şeyleri ispat et. Ben eski isimleri hiç sevmem. Kimseye de etmem şikayet. Nasıl yapsak? Diyelim ki yatağımda bir Emre bir şiir okuyor, sen o kadar güzelmişsin ki o kadar olurmuş. Bir yerlerinin öpmesi güzel olurmuş. O güzelliklerinden istermişim, ama Allah aşkına nasıl yapsak?

Üstüm başım orospu kokuyor olsa? Ben ruhumu diktiremem. Beraber bazı şarkılarda yalnızlaşalım mı dersin? Bırakalım küçük-büyük bazı dağlar yerinde dursun. Ne kadar büyüyebiliyoruz ona bakalım. Senin güttüğün koyun kadar benim siktiğim çoban olsun. Ne yapalım?

Kar yağdi Kadikoy'e, çiçekleru gorinmez, acisi zordur ama, sevdaluktan olinmez...

Read more...

I'm Not Half The Man I Used To Be

>> 14 Aralık 2011 Çarşamba

Açık camlardan gelen soğuk havanın etkisiyle görülen sağanak hülyalı bir gecenin sonunda, klasikleşmiş kalabalık uyanışlarımdan biriyle yüz yüze geldim. Ben doğumgünlerinden bir şey anlamam ama promillerin bedavaya yükseldiği günler hoşuma gider. Aslında ağlamasaydım her şey iyiydi, her şey olması gerektiği gibiydi ve ben Cemal Süreya okuyordum. Benim de gecelerim çok kısa, üstelik sevişmelerden ziyade yoksulluğum dörtnala ilerliyor. Aralıkta doğanların kış sıkıntıları sebebiyle doğumgünlerini bahar çocuklarından daha fazla depresyon tehlikesiyle karşı karşıya kalarak kutladıklarını biliyor musunuz? Bu bir istatistiktir ve kaynak da götüm.

Sevgi dolu ama sevgili gibi değil ve bir beklentim olmaksızın öpüşlere geçit verenlerden Allah razı olsun. Kadın sıcaklığı battaniyeye benzemez, ah bir de sigara içmesem ya...

Uyansanız artık...

Read more...

Tackle Attım Yalnızlığa

>> 2 Aralık 2011 Cuma

Bir hasret denizinde... Yaptım bunu...

Read more...

Fado Falan Dinliyorum

>> 1 Aralık 2011 Perşembe

İşte ben hep böyleyimdir, bazı şekerleri atamam Şeker. İronik olmasa, itici olacak bir isimle yapış yapış bir paramparçalıkta sürdürüyorsun varlığını benimle. İstifçi ve geçimsiz bir puştum ama Allah aşkına söylesene, benim ne kötülüğümü gördün? Benim bütün şerlerim sevdiklerime yönelir, oysa seni de seviyordum. İkinci düşüşünde daha da yapış yapış parçalandın kabının içinde, ben ağlamadım mı? Kırılganlar mekaniğinde ben hep sınıfta kalırım Şeker. Seni seviyorum.

Bir insan evcil hayvan olarak şeker besler mi? Ah Şeker, işin sonu boktan olmasa ben seni taa içimde saklardım. Dişlerime colgateden daha çok baktın, sapını bıçakla açıp kürdan yaptığımda gıkını çıkartmadın sen. Farklısın, mesela ekmek arası domates-peynirden, orospu makarnalarından, kimyonlu patlamış mısırdan... Şeker, benim bir dramam kalmadı artık. Ben bir ceviz kabuğuyum şimdi. Batarsa Titanik batar, bana ne? Kargalar beni siktir etti, hayat ne fena... Bari Trabzonspor şampiyon olsa, bilmem ki nasıl olur?

Şeker, seni atacağım bu odadan. Geldiğin güne lanet olsun demek istiyorum, gözlerim doluyor. Olmasın Şeker, geldiğin güne de lanet olmasın. Bana da lanet olmasın. Hayata olsun mu? Hayata da olmasın be Şeker. Hayata da olmasın, seni seviyorum... Ama gözümün önünde durma Allah'ını seversen, şöylece bir salın da kendine bir kutu bul. Burada kutudan bol bir şey yok ki. Hay Allah, gerçekten de...

Şeker, ya bir köpek yavrusu olsaydın sen? Bazı şeyleri kurtarabilir miydik dersin? Bazı şeyler hiç kurtulmaz tamam da yani belki birazcığını? Helikopterden atlayan kahraman köpeklerin dramlarını dinledim yastığımda bir gece vasal olan bir hatıradan; ona bile kahroldum da çaktırmadım. Ben çaktırmıyorum zaten, hiç çaktırmam. Köpek olsaydın geride kalanlarına çok ağlardım, zaten çirkin ağlarım ben; bana yakışmıyor. Bu arada buralarda bir yerlerde dünler vardı, ben kapattım. Bir sen kaldın işte Şeker, Allah peygamber aşkına bir kutu bul artık kendine. Şeker. Seni seviyorum.

Şimdi ben sana bakıp otuzbir çeksem, yine dünlerimi sikmiş kadar olur muyum dersin? İnsan bazen sevişirken, otuzbir çektiğinden daha yalnız oluyor. Sen anlamazsın tabi, siktir et. Ucuz edebiyatlar bunlar. Cezmiliğin alemi yok. Ama ne yaparsın ki ben böyleyim işte. Bazı şekerleri atamıyorum, bazı dünleri sikemiyorum, bazı yarınların ta amına koyuyorum falan. Bunları yaparken hep güzel müzik dinlerim ben mesela, bunlar beni bir şekilde yalnız kalmayacağım sevişmelere götürmeli bana kalırsa. Haydi, Kitab-ı Mukaddes falı bakalım! Hazır bugün çalışmıyorum, hazır sabah, hazır şarabım da var. Daha ne kadar çarpılacağız dememek lazım tabi yine de.

"Ve kuvvetini sürgüne, güzelliğini hasmın eline bıraktı. Ve kavmını kılıca verdi, mirasına gazaplandı. Yiğitlerini ateş yedi, kızlarına da düğün türküsü söylenmedi. Kahinleri kılıçla düştüler, ve dul karıları ağlamadı. O zaman Rab, uyanan adam gibi; şaraptan bağıran yiğit gibi uyandı. Hasımlarını vurup geri attı; onlara ebedi bir yüzkarası verdi."

Bir şey anlamadım ben bu faldan. Yehova'nın gücüne gitmesin de, Dionysos daha çok şey ifade etti doğrusu.

Aman neyse...

Sana git kendine kutu bul dedim ya, şaka yaptım ben. Mizah anlayışımla tanınmam, başka şeylerle tanınırım. Güzel şeyler de değiller üstelik bunlar.

Şeker?

Seni seviyorum.

Read more...

İnsan İlişkileri Önemlidir

>> 26 Kasım 2011 Cumartesi

"Sen git de ananı sikerken babana yardımcı ol, orospu çocuğu" denilesi bir günün ardından kalanlarda mesela bir "Hoca da durur mu, sen çevirirsen ben alırım" demişli fıkra var. Onsekizgen gözlemeler saran neneler, ve çok iyi gramofon çalan babalar. Hem ben size 5 ş'li taşağın hikayesini anlattım mı? Oysa ben burda yaşamıyorum ve evimdeki bütün etekler boş. Boş abi, boş!

-Ben size yaratıcı zekanızı ölçeyim mi?
-Am!
-Aferin, sen bildin sen geç...

Orada sigara içilmez diyen bıyıklı, seni yazdım oğlum. Polis arabası kılıklı karılara evet, bize hayır. Biz Üsküdar çocuğuyuz, hmpfs! O zaman Sadri Alışık söylesin; "param olsaydı, sensiz kalmazdım..."

Saçlarım tarumar, orospu gibi bir şeyim ben de; birbirimizden çok farkımız yok ey insanlar, kınamayın beni.

Bu da böyle bir anımdır işte.

Read more...

Bir Gece Seyrim İçinde

>> 18 Kasım 2011 Cuma

Şimdi bir yerlerden bir şekilde üşüyorum, tamam mı? Ulan diyorum, neresi burası; orman mı, deniz kıyısı mı? Ayaklarıma bakayım, ayaklarım bilir diyorum; neden? Bir sürü sarı yaprak var, çıtır çıtır eziliyorlar ayaklarımın altında. Meğer yürüyormuşum, e iyi işte... Uzaktan da sen yürüyorsun. Güzel yürüyorsun nım nım nım bir şarkı mırıldanarak, hafiften sekerek. Dönüp bana bakıyorsun, gülümsüyorsun. Yapraklar var çıtır çıtır. Benim sağ omzumdaymış meğer senin izin, sen bir yara iziymişsin. Yahu diyorum, yara izi nasıl yürür ki şimdi Allah Allah... Mevsim sonbahar ya, sen sızlıyorsun. Sızlarken nasıl böyle güler bir yara, işte ben bunu anlamıyorum. Küçük bir patikadan aşağı iniyorsun, kalçaların çalkalanıyor. Benim beynim çalkalanıyor. Ya benim bir bacaklarım vardı diyorum, kısalmamışlar da ama neden yetişemiyorum? Ayakkabılarımı unuttum ya en ucuzundan bir otel odasında, ondandır herhalde. Sonbahar mı sızlatıyor sağ omzumu, kikirdemelerin mi? Kafam allak bullak, tekme tokat birilerini dövsem diyorum içimden. Sonra patikanın aşağısı denizmiş, ama ne deniz... Sen kesin görmüşsündür öyle bir yerler, kum yok çakıl var falan fişmekan... İşte ahşap bir iskele, geceden kalma bir kamp ateşi ve ahşaptan ama yüksek bir yere kurulmuş bir ev... Sen hop diye çıkıyorsun eve, kalçaların sallanıyor. Sağ taşağıma bir ağrı giriyor. Yanımdan vızt diye O geçiyor sonra. O'nun güzel ayakkabıları varmış meğersem. Gelinciğe benziyor vıyk vıyk. Basayım diyorum şunun üzerine be, ayakkabılarım yok ki hay Allah! Sen şimdi yukarıdasın, beni çağırıyorsun. Beni mi çağırıyorsun? Deli misin nesin? Muhtemelen, aman canım bana ne? E iyi de ben çıkamıyorum bir türlü. Yanımda Gelincik zıpır zıpır zıplıyor. Taş atacağım, taş bulamıyorum. Basacağım, ayakkabım yok. Ne alakası var? Bassana işte. Neden basmıyorum, sen mi mutlusun yoksa o yüzden mi? O zaman beni niye çağırıyorsun, neden? Ben çıkamıyorum ki zaten. Ben neden çıkamıyorum? Ayakkabısızlıktan değil işte, ben başka bir türlü çıkamıyorum. Gelincik vızır vızır çıkıyor. Avradını siktiğimin gelinciği; şimdi de her taraf taş, ben senin kafanı yarmaz mıyım? Yaramam. Neden? Iskalıyorum. Ulan nasıl ıskalıyorum, Çayırbaşı'lıyım ben be! Hop diye yanında bitiveriyor, ben aşağıda bitiyorum. Bayağı bitiyorum yani, siliniyorum. Ziyanı yok ama zaten hiç ayakkabılarım da olmamıştı benim. Annemler bana karda oynayıp da hasta olmayayım diye eldiven de almamışlardı hiç. Bütün olmayanlarım önden gidiyorlar. En son taşaklarımla gözlerim siliniyoruz, çünkü artık bir ihtilal başlamış bir yerlerde ve orada savaşmamız gerekiyor. İsyancı güçlerdenim ben, bir parfümeride sıkışmışız. Kraliyet güçleri nasıl yakıyor mermileri cayır cayır, bir görsen. Bir görsen, belki acırsın bana; belki? Teröristim ben, elimde bir tane çakaralmaz var. Aklımda da sen var olacaksın ki, sağ omzum sızlıyor. Dışarıda bir Doğu Avrupa sonbaharı, yağmur düşüyor. Camlar kırılıyor. Şişeler vurulup, kanıyor. Yasemin kokuyor bir anda her taraf, hepimiz yasemin kokuyoruz. Yasemin kokulu bir ölüm bekliyormuş beni ama aklımda sen varmışsın. Neden sen varmışsın? Davama ihanet etmek istiyorum delicesine, liderin birine al bu isyan bayrağını götüne sok demek istiyorum. Yanımda Gelincik var, Gelincik korkak bir götoğlanından başka bir şey değil. Fıldır fıldır geziniyor salak gibi, vuracaklar onu. Yerimizi belli edecek karavana atışlar sıkıyor sürekli. Hain puştun teki gibi arka kapıdan dışarı çıkmaya çalışıyor. Çıksın diyorum ulan, adam haklı be. Sen O'nu bekliyorsun zaten, sen beni beklemezsin. Ben vicdansızım, bunu dünya alem biliyor. Amcam bile övüyor ruhsuz cesaretimi. Ben ruhsuz cesurum demek ki bana yakışır bütün o sessiz ölümler. Övünülecek bir yanı da yok aslında bunların. Tüyüyor arka kapıdan Gelincik, sana kaçıyor. Ben yasemin kokuyorum, korkudan aklıma kaçırmak üzereyim. Arka kapıyı sürgülüyorum. Doğu Avrupa'ca bir şeyler söylüyor kraliyet güçleri. Camların, şişelerin, kalplerin kırıkları havada uçuşuyor yavaş çekim. Elimde çakaralmazımla çöküyorum yere. Seken bir mermi otuzbirlerimle sulayıp büyüttüğüm başparmağımı uçuruyor yine yavaş çekimde. Hangi duayı etsem boş, hangi şehadeti getirsem anlamsız. Ama meğer Gelincik'i de sıkıştırmışlar bir köşede, kaçacak yeri yokmuş. Arka kapıyı vuruyor, alsana beni geri diye. Kaçsana diyorum ben de. Kaçsana, sana kaçıyordu çünkü O. Sana giden bütün yolları korur Tanrı. Nasıl bilmiyorsun bunu Gelincik, kapıya çarpıyor mermiler; aralığından O'nu görüyorum. Ölmemiş daha. Oysa ben kapıyı açarsam kesin ölürmüşüm. Ölürmüşüm çünkü ben yokum sende. Bütün savaşlara ölü olduğumun bilinciyle başlıyorum. Aklıma kalçaların geliyor, sen bana çok uzaksın. Sen beni zaten beklemezsin, neden bekleyesin? Gaddarım ben, bütün gaddarlar ölmeli. Bütün kraliyetler giyotine, bütün devrimciler darağacına, sen ve artık kim varsa kalbinde, sizin haricinizdeki herkes imamın kayığına binmeli. Dünya'yı yakacak gücüm yok. Ama kraliyet askerinin daha yakacak kraliyet mermileri var. Ruhum başım yasemin... Sırf sen mutlu ol diye açıyorum kapıyı. Bir mermi de alnımda çiçek açıyor. Özüme dönüyorum, sokak köpeği kokuma. Yaseminler beni çoktan terk etmiş...

Uyanıyorum, sonbahar soğuğu. Tavanımda en az yirmi sinek, dünden bıraktığım elma koçanıyla semirmişler. Pervanenin çevresinde geziniyor bazıları. Sağ taşağım ağrıyor, işe gitmeden bir otuzbir mi çeksem? Sen şimdi benim sağ taşağımda birikmişsin. Otuzbir çekmiyorum, şınav çekiyorum on, yirmi, elli... Yüzümü yıkıyorum, lenslerimi takıyorum, bir çay sallıyorum, sigaramı içiyorum, sol arka taraftaki azı dişimin dolgusu açılmış içerisinde ölü tavuklar... Kürdanım yok, kibritim var. Nasıl seviyorlar beni, anlamıyorum. Benimle çirkinleşmeyi nasıl göze alır bir insan, neyimle kandırıyorum kadınları anlamıyorum. Nasıl olur da yokluğum çekilir, nasıl olur da özlenirim ben; anlamıyorum. Sana sorsunlar istiyorum beni, çirkinliklerimi anlat istiyorum. Akakiy Akakiyeviç'leşmeyle orospulaşma arasında bir yerlerde geziniyorum ben, işimde epey başarılıyım. Bir türlü atamıyorum üzerimden yine de o sokak köpeği kokusunu. Deodorantım biteli ay olmuş, yasemin yağı sürüyorum koltukaltıma duştan sonra. İşe gidiyorum. Sağ taşağımda sen birikmişsin. Adında intifa hakkı sahibi bir başka kadını arıyorum yolda.

Günaydın diyorum, günaydın diyor, nasılsın diyorum, iyiyim sen diyor, iyiyim bu akşam bana gelmek ister misin diyorum, camı tamir ettirdin mi diyor, hayır diyorum, istersen sen bana gel diyor, olur diyorum gelirken alayım mı bir şeyler, şarap diyor, şarap diyorum...

Sağ taşağımdan bir başka sırta akacaksın o akşam. Hem ben artık sevilmesem ya?Geçmişimin polip halinden bile korkacak, ısınamadığım o doktor edasıyla üzerime gelen inançsız sevgilerden kaçıyorum her seferinde köpek gibi. Başka köpeklerle çiftleşmelere gidiyorum. Başka sırtlar, aynalarda sarışın yansımalar, sabaha kadar sik beniler, ahlar, ohlar, içimdeyken uyusan keşkeler, sanırım seni sevmeden duramayacağımlar, biraz daha az sarhoşluk, çok daha nasırlaşmış bir ruh... Özlemek denmez buna, öyle bir dünya var olmadı hiç. Belki diyalize bağlanmak falan. Ama hayat böyle diyorum işte, ne yaparsın...

İşe varıyorum sonra. Nasılsın, iyi misin falan fıstık... Hayrola diyorlar, kötü gözüküyorsun. Hiç diyorum ben de, bir rüya gördüm de... Kötü müydü? Hayır diye gülüyorum, oysa bir şey diye gülünmez. Neden böyle kötü gözüküyorsun o zaman diyorlar. Uyandığım için diyorum, uyandığım için...

Read more...

In Vino Veritas veya Zıpkıncı'yı Neden Sevmemeliyiz?

>> 4 Ekim 2011 Salı

Yeni başlayan bir şarabın bitme paniği içerisinde tat alamazken içtiğinden, hayat ne kadar da zor veya nasıl da büyük bir götoğlanıyım ben diye düşünüyordu içinden tek gözü kapalı, çizilmiş façalı, siki frengili, büyük ve korkak ve cesur ve hala yaşayan Zıpkıncı. Kazanmış olabilirim dedi içinden ve Vladivostok'ta bıraktığı Rus fahişeyi düşündü. Frengi muhtemelen oradan hediyeydi O'na veya Archangelsk'ten; fark etmez, frengi frengiydi. Aşık olmak ne kadar da kolaydı karnın tok ve geminin ambarı balina yağıyla doluyken; üstelik bunları düşündüğü sıralarda Maslov'dan son derece bihaberdi de. Aborijinler altlarına don giyemiyordu ve ileride bir zamanlar onlara özenecekti tüm medeni dünya, atalarının madenlerde yani yerin dibinde sona erdirdikleri sefil hayatları düşünmeden. Demokrasiye inanmayacaklardı çarmıhlara dizilen yüzlerce köleyi düşünmeksizin ve aşka da inanmayacaklardı. Aborijinlerin ve maorilerin çoğu orospu olacaklardı ve erkekleri de bu durumu siklemeyeceklerdi. Zıpkıncı da siklemiyordu, kendi zamanı ve kendi hayatı tam olması gerektiği kadar meşgul ediyordu onu. Tayfalar kaptanlarından şikayetçiydi, Zıpkıncı'nın ise sikinde bile değildi. Tayfaların seçtiği herif başa geçseydi de şikayetçi olmazdı çünkü yalnızlığının son derece farkındaydı ve bir kağıt gibi kesilebileceğinin ve bir balina gibi delinebileceğinin ve gerekirse Vladivostok'taki o Rus fahişe kadar sikilebileceğinin. Çünkü herkesin bir götü vardı ve bu hayatın ekspresyonizm uğruna aldığı bir bedeldi. Herkes hayatını sıçarak dışavururdu bir şekilde, çünkü hayatta kalmak için yemek yiyebilmek gerekiyordu. Fakirler en fazla balık sıçardı, zenginler her zaman biraz kırmızı et ve çok zenginlerinse kırmızı eti yağla süsleme şansı olduğundan kabızlık bile çekmezlerdi. Götte bitiyordu her şey ve her şeyin -herkesin değil- bir götü vardı. DÜNYA'NIN BİLE BİR GÖTÜ VARDI VE İSHAL OLDUĞU ZAMAN BÜTÜN BOKLUĞU YAŞAYANLAR ÇEKİYORDU. Kilise aksini söylese de, modern hukuk bununla savaşsa da bir yerlerde bir şekilde bazı çocuklar sikiliyordu ve tüm bunlara rağmen bir keresinde büyük Zıpkıncı'nın bağlanma hatasına düştüğü bir kedisi vardı. Kediyi seviyordu, yavruyken sahiplenmişti onu. Kedi ergenliğini yaşamak isterken, peşinde dolaşan bir toprak ağası kedi vardı. Ergen-Kedi boynunu yalatıyordu ama bir türlü vermiyordu. Ağa-Kedi ise kediyi sikmeye çalışıyordu ama kolay değildi bu çünkü eğer bir kediyseniz bir tırmık darbesi yüzünden yaranız iltihap kapabilirdi ve kan zehirlenmesinden geberebilirdiniz ve kedilerin dispanserleri yoktur. Üstelik Ergen-Kedi'nin daha bir sürü derdi vardı, Zıpkıncı'nın derdinden bile daha büyük dertlerdi bunlar; yaşamak için her hafta değil de her gün doğaçlama bir şeyler yapması gerekmesi gibi ve bir gün Ergen-Kedi bir at arabasının tekerlekleri altında kaldı. Öyle çirkin bir görüntüydü ki Zıpkıncı bile kafasını çevirmişti ama Ağa-Kedi kafasını çevirmedi, karnının yerle bir olmuş haline ve dışarı taşan bağırsaklarına ve ağzından sızan kan-salya karışımına, ne olduğu bir türlü anlaşılamayan türlü vücut sıvısına aldırmadan Ezik-Ergen Kedi'nin arkasına geçti, aletini kaldırdı ve Ezik-Ergen Kedi'yi sikti. Zıpkıncı bundan ilk başta iğrense de yıllar sonra gizemli bir kadından bunu bir tür ölmeyen kedi aşkı olarak yorumlayabileceğini öğrendi, çünkü hayatında yeteri kadar dram vardı ve işi balinaları öldürmekti. Çünkü balinalar ucuz edebiyatta bile kaybederler, çünkü bir insana kedilerden çok daha uzaktırlar. Yüzyıllar sonra onlar adlarına boktan çizgi filmler yapılacaktı ve minik insan yavrularına empati aşılanmaya çalışılacaktı. Oysa minik insan yavrularının hepsi bencil orospu çocukları olarak Dünya'ya geldiler. Çünkü bunu Tanrı istedi. Tanrı, orospuları yaratsa yaratsa Adem'in halkı yaratır dedi ve tüm üstün kozmik yaratıkları O'na secde ettirdi. Şeytan'ın kafası basmadı çünkü kıt anlayışlı bir götün tekiydi ve bu satırların yazarı Şeytan'dan korkmuyordu. Zıpkıncı bunları düşündü ve bir sigara sardı, bir yerlerde bir şekilde yaşamak gerekiyordu. Götü artık onu tedirgin etmekten uzaktı, sikilsem de yaşayayım ulan diye düşündü. Var mıydı yaşamak gibisi? Zıpkıncı'ya göre yoktu işte... Herkes geberse bile aklına bir zaman, bir fıkra düşüp gülebilirdi bir şekilde. O tek gülüş için bile yaşamaya değerdi, yaşamdan vazgeçecek değildi. Sevildiği zamanlarda ilk defa gemi görmüş bir yerli gibi şaşırırdı her seferinde, çünkü sevilecek adam da sayılmazdı. Sigarasından ilk nefesini alırken düşündü bütün bunları, bir saniyede gerçekleşti her şey. Yahu dedi, beni nasıl severler? Beni sevmeleri için nasıl bir yanlışlık yaptım bir yerlerde, yoksa herkes gerizekalı mı? Vicdanını sızlatıyordu bütün sevilmeleri ve o kadar aşıktı ki kaşlarında ve saçlarında ve seyrek sakallarında biriken o güzelim tuza, hayalini bile kuramıyordu karada bir yerlerde var olabilecek sıcak bir yuvanın. Sıcak bir yuva hayaliydi öldüren tüm denizcileri, mumdan yakılan sigaralar değil. Neysem O'yum diye düşündü içinden ve neredeysem O'yum ve hangi zamandaysam O'yum ve siz yoksunuz. Varlıklarının düşüncesi bile kendi götünden daha korkutucuydu ve nasıl bakıyorsanız denize, O'na da öyle bakmalıydınız. Çünkü en sakin limanın bile bir dalgası olurdu ve birileri ölürdü ve denizde ölmek korkunçtu. Yumuşak dokunuzu balıklar yerlerdi ve daha küçük balıklar bir zamanlar sevilen bedenlerinizi kendilerine yuva bellerlerdi ve her deliğinizden küçük balıklar çıkardı karaya vurduğunuzda. Neden? Çünkü hayat çirkindir. Üstelik Zıpkıncı bunu bilmek için üstün bir zekaya ihtiyaç duymuyordu, birkaç saniyeliğine kafasını kaldırıp çevresine bakması yetmişti bir zamanlar. Yaşamayı sevmek veya herhangi bir şeyi sevmek için O'nun çirkin olmadığına inandırması gerekmiyordu kendisini. Ve üstinsan değildi. Filozoflar ne derse desin, üstinsanlar bir şekilde sıçmak zorunda kalacaklardı ve bu da onların üstinsan olmadıklarını gösterecekti. Ve aslında Zıpkıncı bunları hiç düşünmedi. O sigarasını sararken yarın çıkabilecek olası bir isyanda hangi tarafın kazanacağını hesaplamakla uğraşıyordu. Güvertede bir müddet gezindi, küpeşteden sarktı ve tenha bir köşede otuzbir çekti. Çünkü Tanrı insana işlevsel eller vermişti. Ve Vladivostok'lu fahişe kısa bir süre sonra tüm varoluşunu yitirdi zihninde, götündeki kıl dönmesi kadar bile önemi kalmadı.

İşte bu yüzden Zıpkıncı'yı sevmemeliydiniz. Ne O'nun ihtiyacı vardı sevilmelere, ne de herhangi birini tatmin edebilecek sevgilere imza atabilmişti O... Bu düşüntüler bittiğinde tek düşündüğü şarabın zannettiği kadar dayanıksız olmadığı ve ya biterse paniğinin bir işe yaramadığıydı. Bitmemişti de çünkü içinde hakikat vardı...

Read more...

KK

>> 2 Nisan 2011 Cumartesi

Tweeter'ım yok fakat bu kayıt birazcık tweeter ayarında olacak.

Kaybedenler Kulübü'nün filmini izledim. Beğendim. Buradan sadece filmin ve radyo programının karakterlerine Bukowski çakması diyenlere seslenmek istiyorum. Görme organımız gözümüzdür. Bukowski'yi götünüzle mi okudunuz? Bukowski'yi kalınbağırsağınızla mı anladınız? Yoksa yine çok sevdiğim Umut Sarıkaya'nın karikatürlerinde sizlere aktardığı veya birkaç sevmediğiniz insanın size anlattığı şeyleri referans alarak mı bu fikirleri sıçtınız?

Çok tatlısınız yavşaklar.

Read more...

Herhangi Bir Geceye Dair Dua Ve Benzerleri

>> 27 Şubat 2011 Pazar

Bir şişe litrelik JD bitti. Çocuklar rugby maçından bir galibiyet, bir de mağlubiyetle geldiler. Kadınım beni affetti. Son defa... Şimdi evimdeyim. Bir paket sigaram, bir paket Old Holburn tütünüm, kağıdım, filtrem ve çayım var. Yatağımda kadınımın usul usul verdiği nefes sesi ve aynı odada yattığımız çocukların horlamaları birbirine karışıyor. Beş kişiyiz ve uyanık olan bir tek ben varım. Müezzin, es-salat'ül hayr'ün minel nevm diyor. Tanrı'ya inancım var ama dinlere olan saygımın muhafazakar çocukluğumdan mı yoksa var oluşumdaki asla yok olmayan disiplin inanışımdan mı kaynaklandığını bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey var. Tanrı'ya dua ettim. Beni affetmesini diledim. O'ndan olacak tutkulu, ruh hastası çocuklar diledim. Evime geri dönmesini diledim. Ve şimdi kardeşim, çocuğum yerine koyduğum; sokak köpeği ruhlu, kayıp çocuklarla birlikte, benim odamda, benim evimde nefes alıyoruz. Kaya, uyku tulumumun içinde yatıyor. 9 Numara ve Bal Porsuğu 69 pozisyonunda, benim koltuğumda uyuyorlar. Nefis, yatağımın içinde. Nefis öncesinde kustu. O'nu kusarken izledim. O'na kusarken bir daha aşık oldum. O'nun yüzünü yıkadım. Ağzından sarkan salyayı temizlerken içimde hissettiğim tek şey o salyanın uğruna feda edebileceğim şeylerdi. Öptüm O'nu. Her şeyi sevdim O'na dair. Kusmuğunu da, ıslaklığını da, yaptığı yemekleri de, duvarıma asacağı UÇK bayrağını da. Ve şimdi evimdeyiz. Nefis yatağımda yatıyor. Usul usul hırıldıyor. Kayıp çocuklar uyuyorlar. Ve ben şişenin dibinde kalanı içiyorum. Eksik kalan tek sokak köpeği, bu sene mezun olacak olan 8 Numara. Tanrı'm, var olduğunu biliyorum. Tanrı'm beni kayırdığını biliyorum. Beni sevdiğini biliyorum. Ben de seni seviyorum.

Teşekkürler Tanrı'm. Birazdan ailemizin duasını edeceğim ve uyuyacağım. Ruhumda hiçbir şüphe olmadan. Biliyorum; kimse benim gibi sevişemez, kimse benim gibi babalık taslayamaz, kimse benim gibi planlar yapamaz. Nefis gibi bir kadını defalarca kaybedip, kazandım ben. 2 lirayla girdiğim poker oyunlarından 240 lirayla çıktığım zamanları bile sikecek bir kumar bu. Seviyorum burnunun altındaki o minik yarayı, o güzel hırıltısını, bir başkasını benimle aldattığı zamanları, kusuşunu, gülüşünü, mısır patlatışını, gözlerinin doluşunu... Tanrı'm, O'nu benden gebe bırak. Bir Yıldız erkeğiyim ben ve genetik olarak en iyi yapabileceğim iştir babalık. Tanrı'm, kayıp çocukları koru. Onlara en güzel manitaları, en pahalı arabaları ve en klas sigaraları ver. Tanrı'm, sevgi doluyum ben ve artık bu gerçekten kaçacak gücüm kalmadı. Beni prostat ve taşak kanserinden uzak tut, dedem gibi delirdikten sonra zatürreden ölmemi sağla.

Teşekkürler Tanrı'm. Teşekkürler bu güzel sahneyi bana gösterdiğin için. Odamda üç kayıp çocuk, Nefis ve ben... Beethoven bu hırıltıları besteleyemezdi. Seni seviyorum.

Read more...

Bir Adın Kalmalı

>> 25 Şubat 2011 Cuma

bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet

sen say ki
ben hiç ağlamadım
hiç ateşe tutmadım yüreğimi
geceleri, koynuma almadım ihaneti
ve say ki
bütün şiirler gözlerini
bütün şarkılar saçlarını söylemedi
hele nihavent
hele buselik hiç geçmedi fikrimden
ve hiç gitmedi
bir topak kan gibi adın
içimin nehirlerinden
evet yangın
evet salaş yalvarmanın korkusunda talan
evet kaybetmenin o zehirli buğusu
evet isyan
evet kahrolmuş sayfaların arasında adın
sokaklar dolusu bir adamın yalnızlığı
bu sevda biraz nadan
biraz da hıçkırık tadı
pencere önü menekşelerinde her akşam

dağlar sonra oynadı yerinden
ve hallaçlar attı pamuğu fütursuzca
sen say ki
yerin dibine geçti
geçmeyesi sevdam
ve ben seni sevdiğim zaman
bu şehre yağmurlar yağdı
yani ben seni sevdiğim zaman
ayrılık kurşun kadar ağır
gülüşün kadar felaketiydi yaşamanın
yine de bir adın kalmalı geriye
bütün kırılmış şeylerin nihayetinde
aynaların ardında sır
yalnızlığın peşinde kuvvet
evet nihayet
bir adın kalmalı geriye
bir de o kahreden gurbet
beni affet
Kaybetmek için erken, sevmek için çok geç

Read more...

İş & Güç

İş & Güç
Huysuz, tatsız, tutsuz kadın...

Not Anymore

...
Well, he went down down down;

And the Devil said; "where you been?"
He went down down down,
He screamin' down around the bend.
Down down down,
This boy went solid down;

He was always cheatin'
And he always told lies,
He was always cheatin'
And he always told lies...