(V)eda Davası Yenilik Doğuran Bir Davadır

>> 4 Ocak 2015 Pazar

Dostlar, Romalılar, yurttaşlar, beni dinleyin;

Ben buraya Batuhan Yıldız'ı gömmeye geldim, övmeye değil. İnsanların yaptıkları fenalıklar arkalarından yaşar, iyilikler ise çoğu zaman kemikleriyle beraber gömülür gider. Çünkü Batuhan Yıldız hep söylemişti, O hiçbir zaman iyi hatırlanmaz, O yaşarken güzeldir, fotoğraflarda veya anılarda değil.

Bir ara size benim nasıl olup da bir güvenlikçinin suratsızlığından doğduğumu da anlatmak da isterdim. Ama şimdi bunlara zamanım yok.

Yıllar öncesinden bir Rize kahvehanesinde duyduğum gibi; "bir insan her gun ayni işi yapayise bir gun yaşamuş demektur." Batuhan'da da geri adım yoktu, bende de olmaz. 

"Boynumda asılı ipekböceği cinayetleri ve kumaş pantolonumdan belli olan sikimin bana kattığı ve reddettiğiniz o kadim asaletim ve keçi kokumla, yavaş yavaş ve yaşayarak ve daha güzelimi yaşatmak için intiharlardayım" diyen o afili piçe selam ediyorum. Devrimleri artık son evrimine girdi.

Hayat güzel. Hadi bana eyvallah.

Talep Sonucu: Müvekkilim, tarz-ı hayatlarınızın taarruzuna maruz kalmayı daha fazla mazur görebilecek durumda değildir. Gereğinin yapılmasını saygıyla; yolların, orospuların, ayyaşların, rakı masası mezelerinin ve inadına güldürünün Tanrı'sından, bilvekale arz ve talep ederim.

Müptezel Vekili
Cemal Yalağuz


Read more...

Bu Son Olsun

>> 10 Kasım 2014 Pazartesi

İşte bu yüzçeşmesinin iki musluğunun akışı, bu fermentasyonların sik kaldırışı, bu düğününde oynatmayanların cenaze feryatları, bu desteksizce bana bel bağlayanlar ve destursuzca sevdiğini sananlar, ben miyim ulan bu alemin şövalyesi temalı sorularımızla birlikte ayaklarını bir yılışık dökme betona koyuben bir takım deryaların ve bahr-i ummanların tam da has Türkçelerinin gerekirse gölgelerinde tez elden bir düşüşle hayatımızın alafortanfonik derinliklerinde bir nefes kokain uzaklığında batışıp da gittiler.

Aralarında iyisi de vardı, kötüsü de. Ama Allah affedecekse beni affetsin.

Hazırım, gönder gelsin.

Read more...

Gül! Yabaniyim Ben

>> 5 Kasım 2014 Çarşamba

Selamünaleyküm,

Böylesine ayrı düşeli kaç ay? Siktir et. Ay, döngülü zamanda farkına varabildiğim bir ölçüt mü? Hayır. Böylesine ayrı düşeli kaç gün? 24 saatlik döngüde ortalama bir kereye mi denksin? Hayır. Böylesine ayrı düşeli kaç dakika? Tamam, eyvallah. Saniyeye inecek romantikliğimiz yok, olmadı. Olabilirdi o da, olmayışı benim hatamdır. Dakikalar bizim birimimizdir. Belki parmak uçları da aşık olurdu da hani Din Bilgisi hocalarımızın anlattığı gibi ağlarının genişlikleri fazlaydı, bilemezsin. Ben de bilemem.

Hani diyor ya Urfalı; ağam olasan, paşam olasan, yetim kalasan, benim olasan diye... Ne garip ulan. Anam olasan, bacım olasan, sevim kalasan, gülüm olasan? Anlayamazlar, o köpürmem vs...

2012'de daha güzeldi güzelim. Belki de 2012'de kıyamet koptu. Belki de altına don giymeyi bilemeyen matematik dehası Mayalılar sırf bana çalıştı, sırf bana uğraştı. Ayrı düşen kalktığında aynı düşen midir canım? Bir sen bilirsin bu canımı nasıl vurguyla söylediğimi. İşte bu canım da öyle bir canım. Canım yani. Ne güzelsindir kim bilir? Bilenler bilir de ben sormam. Derim ki "oh nice dakikalar geçti artık yazarım". İnternet delileri gibi. Mahir gibi, Sümer gibi. Burcunun haftalık yorumlarını okuyorum insanlara sormak yerine, ne güzel şeyler geliyor başına son zamanlarda. Ne güzelsindir kim bilir?

Ah canım, bu da o canımlardan, sen başka mutlu ben başka mutlu nasıl canım yanıyor. Ama mevzu bu değil.

Hatipoğlu'nu kapattılar biliyor musun? Sikindirik bir isimle başkasına devrettiler. Evimizin (şaşırma, hislerimi bilinçlendirirken mantığıma uyduramadığımdan benim evimdi burası, yoksa dedemin donuna girdiği güvercinden, yatağımızın üstüne pervasızca osuran Lütfi'ye kadar biliyor Dünya evimizi) yegane indirim kartı da öksüz kaldı. Nur Bakkal hala Milli Gazete veriyor bana bedava ama O da bendeki nursuzluğun farkında. Ama yalanım yok, mutlu musun desen derim ki Allah şahidimdir, mutluyum.

Girdim eskinin Hatipoğlu'na bugün, dedim ki ulan yoğurt da olsa, ayran da olsa bir şey alıp çıkacağım. Hatipoğlu'na da ağlayacak değilim neticede. Paranın amına koydu, sülalesine apartman dikti adam; tasası bana mı düştü? Yalanım yok, ekmek aldım, cips aldım, ayran aldım. Sonra sigarayı da almak için kasada kuyruğa girdim. Baktım sigaralar yok. Ah canım, nasıl pembedir şimdi senin ciğerlerin. Nefes aldığın ciğerlerin. Bir yavru dişi kediyi orospuluğa sürükleyen otlu nefesleri üfleyen ciğerlerin. Bir Cezayir'linin kemanında ciğerlerime işleyip de tüm kimyasal imkansızlıklara rağmen beni hayatta tutan karbondioksitleri üfleyen ciğerlerin. Şarkıları mahrecinden dışarı üfleyen ciğerlerin. Vay arkadaş, değil mi ya? Neyse, baktım sigaralar yok. Sordum, satmıyoruz dediler. Ekmeği, cipsi, ayranı bıraktım; tek kelime etmeden çıktım. Nur Bakkal'a gittim. Neyin var Niyazi dedi, çocuğum ölmüş diyemedim. İş dedim Nur Bakkal, çok zor. Yoruyor dedim beni.

Hatipoğlu'nu da kapattılar güzelim. Hatipoğlu bile batmış, ben bir türlü batamadım işte.

Ha sorsan, desen ki mutlu musun? Vallahi, şart olsun ki mutluyum. Mutluyum da işte... N'olacak bu vatanın hali?

Bir de bana zeki diyorlar. Siktirsinler.

Güldün mü? Ne güzelsindir kim bilir...



Burada Qoca Balıq nağılını bitirdi, üzünü on iki min nəvə və nəticəsinə tutub dedi: “Daha yatmaq vaxtıdır, balalarım, gedin yatın! “

Nəvə - nəticələri ondan soruşdular: “Nənəcan, axı sən Balaca Qara Balığın başına sonra nələr gəldiyinı demədin? “

Qoca Balıq dedi:  “O da sabahkı gecəyə qalsın, balalarım. Artıq yatmaq vaxtıdır. Gecəniz xeyrə qalsın!” 

On bir min doqquz yüz doxsan doqquz bala Balıq bir ağızdan “Gecəniz xeyrə qalsın!” dedi və yatmağa getdi. Nənəni də yuxu apardı.

Balaca Qızıl Balıq isə nə qədər çalışdısa yata bilmədi.

Sübhədək dərya barədə fikirləşdi…

Read more...

Güzelleş Be Oğlum!

>> 25 Mart 2014 Salı

Haybeye değil serkeşim,
Vaktiyle çok sevmişim de
Nice oldu bir güneşim,
Düşmemiş tenime.

Şu vakti seyre dalmışım,
Bahara beş varmışım da
Berd'ül acuzda kalmışım,
Yaz benim neyime?

Cemal'i harcayacaklar matmazel...

Read more...

Tik-tak

>> 12 Ocak 2014 Pazar

Ne var ki tam o sırada Peter'in acı acı göğüs geçirdiği duyuldu. Wendy onu hasta sanarak hemen yanına koşup karnına bastırarak, "Nen var Peter, neren acıyor?" diye sordu.

Peter, "O türden bir acı değil bu," diye gizemli bir karşılık verdi.

"Nasıl peki?"

"Wendy anneler konusunda yanılıyorsun sen."

Peter öylesine üzüntülü bir heyecan içindeydi ki hepsi ürküntüyle onun başına toplandılar. O da övülesi bir açık sözlülükle, şimdiye kadar gizli tutmuş olduğu gerçeği açıkladı:

"Çok eskiden," diye söze başladı. "Senin gibi ben de inanırdım, annemin pencereyi benim için her zaman açık tutacağına. Böylece sayısız güneşler, aylar boyunca gezip tozdum. Sonra eve döndüm ama pencerelere demir takılmıştı, annem beni hepten unutmuştu çünkü. Eskiden benim olan karyolada da başka bir çocuk uyuyordu."

"Mahzun piçlikler yüzünün aynasında can çekişirken buldum ya seni, ensende çiçek açan tokatlar vaktinde bana sığındın. Gafticilikten kazandığın patatesin gariban çürüyüşünü hatırlasana. Sol omzunda konuşanların dilini bilmeyip, korkudan halılara eridiğin günlerde sana ben dil vermedim mi? Deve kinli antik oynaşlarını sana küsnüttüren o aynaşık bakışını giyinsene. Lusnika senden gitmeden, hufyeten kasnaklasana. Yardan ayrıldım yakalı siyahlarını, kalem sanılan saldırmanı, postalına gömdüğün dikiştutmazını kuşansana. Benden başka Tanrı mı buldun kendine, ben sana bunları helal kılmadım mı? İbrahim gibi nasıl döndüysen yıldızdan, ay da batacak. Seheri savaşarak çağır ki sana doğurtayım.  Seferi sikişerek dövüş ki sana kazandırtayım."

Dedi Cemal'in Tanrısı.

Ama Tanrı'm, gölgeleri üzerime akıyor. Yapış yapış Tanrı'm, kanatlarında ziftlerle üzerime hortlamış martılar yağıyor. Kasıklarında zorlama bir sevgi suyuyla, tahriş olmuş epitelleriyle, tüm sınanmamışlar ve sınanılmaya erkenden cesaret edilemeyenler ve sütsüz memeleri ve kesikler ve sahtekar fallar, cinsiyetsizlikten bunalmış melekler ve kıskanç, yorgun yılların çığlıklarıyla karaciğerimden fışkıran intiharcıllıklar... Tavanımda el ele olmak istiyorlar; büyük, çirkin, karanlık ve gerçek bir Sebt ayininde taşaklarımdan tutmak istiyorlar beni. Tanrı'm, gölgeleri üzerime akıyor. Benden değil misiniz? Benim sayemde değil misiniz? İçimde ölü bir şeyler var, dumansı bir bulantıyla tam diyaframımın oralardan bağırıyorlar. Kalbim bulanıyor Tanrı'm, bulanır mı kalp? Bir sürü yalancı, asimetrik göz duvarlarımda eriyik ve göz bebekleri öylelemesine güzel bir siyah ki... Öldü diyorlar, öldü diye bakıyorlar; yemin ederim ben vurmadım. Yemin ederim ben vurmak istemedim. Rakı beni terk etti. Rakı artık burada yaşamıyor. Aşina olduğum bir nehir kenarında bir huzur peşinde. Gölgeleri üzerime akıyor; siyah, yoğun ve yapış yapış. Dünya'nın atmığı ve ben orospu edilmiş bir başparmaktan başka bir şey değilim. Acıyor Tanrı'm ve otuzbirlerimin duvardaki gölgesi köpekçe bir kehanet kadar gerçek. Ağlatasıya kehanetler ve lanet olsun ki gerçekliğinden senin kadar eminim. Ama bugün ayın ışığı Tanrı'm, sevdim de ne yalan söyleyeyim.

Kal ey seher, gelme daha. Ben ağır aksak çalmaya çalıştıkça evferden ayıp ediyor bana Dünya. Olsun be, yoruldum diye caymam ya ritmimden. Ne iki heceye doydum şimdileyin ne de bu geceye. Böyle güçsüz tornistan edecek değilim sevmekten, İbrahim'ce.

"O zaman yüksel çöktüğün köşelerden afili piç. Şukar delikanlısın."

Dedi Cemal'in Tanrısı.

Eyvallah dedik.

Peter, "Haydi bakalım," dedi. "Ağlamak, zırlamak istemiyorum. Yolun açık olsun, Wendy." Neşeli bir gülümseyişle elini uzattı.

Wendy bu eli almak zorunda kaldı. "Fanileni değiştirmeyi unutmayacaksın, değil mi Peter?"

"Hayır, unutmam, Wendy."

"İlacını da?"

"Unutmam."

Söyleyecek başka söz kalmamış gibiydi. Üzerlerine gergin bir sessizlik indi. Peter acısını herkese belli edicilerden değildi. "Teneke Çıngırak, sen de hazır mısın?" diye seslendi.

"Hazırım."

"Öne düş bakalım öyleyse..."

Düş bakalım.

Read more...

Ben Bunu Yazarken Bizim Çocuklar Telefondan Porno İzliyordu

>> 30 Aralık 2013 Pazartesi

"Ve biz şımarıkça mütevazi peygamberleri Dünya'nızın, o tiksindiğiniz öz kokularınızla yüzleşmekten ağladıkça ve olası bir vazgeçilmenin sahte güveni yerine tercih edildikçe unutulmayan eski ahitlerin yerine yeni çarmıhlar; inanmanın sebebi öyle yüzlerde bulunacak ki, anlamayacaksınız."

Biz de anlamayacağız. Bileceğiz. Böyledir çünkü şahıs ekleri; edinilmez, görülür.

Ve evet, bu konunun başlıkla hiçbir alakası yok.

Read more...

Çenemde Bir Eksik Var

>> 16 Aralık 2013 Pazartesi

Gecelerimin alışıldık karabasanlar yerine masallarla süslendiği o sihir zamanlarında dolgusu düşmüş azı dişimin içerisinde yaşıyordu Deniz. Daha doğrusu O öyle iddia ediyordu. Yine kırık bir kibrit çöpüyle dişimde bir takım tavuk cesedi parçaları ararken tam olarak bunu söyledi bana. Her zaman orada olacağını, o çok dillendirdiğim ayrılığı yaşasak bile oradan taşınmayacağını, her içki içtiğimde sarhoş olup bana küfredeceğini ve ağzımın içerisinde olması muhtemel farklı kadın unsurlarına savaş açacağını söyledi.

Deniz’in azı dişime taşınmasını doğrusu hiç istemedim. Azı dişim azılı bir göt oğlanından başka bir şey değildi çünkü. Örneğin o sıralar çok kullandığım “hallederiz” cümlesini aslında bana azı dişim söyletiyordu, eminim bundan. Hayaletler yaşıyordu orada, intiharcıl hortlaklar... Dokunulması haram kılınmış bir mecusi cesedi kadar ölüydü orospu çocuğu ve içinde cesetler biriktiriyordu her Allah’ın günü. Bir insan olsaydı tam bir amcık ağızlı olurdu. Asaleti tuttuğu renklerden menkul bir amcık ağızlı, hatta belki de bir Fenerbahçe’li olurdu; çok iyi biliyordum. Beni her gün arayıp 39 liralık asgari ücreti artık ödememi söyleyen Finansbank çalışanının patronuydu azı dişim. Ben yine de mutlu oldum Deniz’in bu söylediklerine ama içimdeki Cemal hemen o klasikleşmiş asimetrik kaş kaldırışını takındı yüzüne. “Bu diş” dedi bana, “bu diş gidici oğlum; yaşayamazsın bununla sen.”

Bu kadar ön bilgiden sonra sana çok aptalca gelecek bir bilgi vermek istiyorum sevgili okuyucu. Ben bademciklerimi bile aldırmadım. Ne alakası var değil mi? Evet. Hayatımın on dört senesi boyunca hiç sektirmeden her ay bademcik iltihabı oldum ama bademciklerimi aldırmadım. Anestesisiz, canlı canlı kestiler bademciklerimi henüz yedi yaşımdayken ve sonrasında tüm doktorların “kriptik tonsilit bu, alınmaları gerek” demelerine rağmen aldırmadım. Bilmiyorum gerçekten, sanki bademciklerim annemdi benim. Canımı yakıyordu, herkes orada olmaması gerektiğini söylüyordu ama bir yandan da farenjitten falan koruyordu beni. Bana aitti. Beni her üzdüklerinde, babamı da çok üzüyorlardı. Babam bana sarılıyordu, ben O’nu teselli ediyordum. Beni terk etmek istediklerini seziyordum her penisilin iğnesini yediğimde ama ben onların beni terk etmesini hiç istemiyordum. Bir Cemal’dim ben, her zaman bir Cemal oldum. Ama bademciklerim beni Batuhan yapmak istiyorlardı. İstiyorlardı ki hiç bir zaman soğukta koşup terlemeyeyim. Dondurma yedikten sonra muhakkak ılık su içeyim. Anneannemin ördüğü o garip, kaşındıran yün kazaklarını ve beni bir kız çocuğu gibi gösteren külotlu çorabı giymeden hiç dışarı çıkmayayım. Annemdi benim bademciklerim. Ama ben de bir Cemal’dim, eminim bundan. Geri adım attığım ya da söz dinlediğim hiç vaki değildir. Kafamın dikine gittiğim her seferde ebemi sikti ibne bademcikler. Beni kendilerince doğru yola getirmeye çalıştılar. Ben seviyordum aslında puştları. Beni orada olmamalarıyla tehdit etmesinler istiyordum sadece. Bir kez olsun “hadi lan tamam, izin verdim” demelerini bekliyordum. Gidecektim çünkü Allah kahretsin, gitmeyen bir kendim düşünemiyorum. Nasıl bir nefret benden gideceğimi bile bile bir hayır duasını esirgetir ki? Bademciklerim de böyle pis yaratıklardı işte. Beni karanlık odalarıma hapsedip ondan sonra her iğneyi yediğimde “senin yüzünden şiştik, aslında şişmek istemiyorduk ama bizi sen şişirdin” diyen götverenlerdi. Yıllar süren kavgalar sonunda biraz adam oldular ama biliyorum, bademciklerim beni hep terk etmek istediler. Hayatımda hiç bir şeye sahip olmanın kavgasını bu küçük orospu çocuklarına sahip olmak için verdiğim gibi vermedim. Çünkü bademciklerim birazcık annemdiler benim.

Ne diyordum; gecelerimin yatak odamın duvarlarından yapış yapış akan  zift benzeri gölgeler yerine, ilk defa izin verdiğim sevgi dolu arkadan sarılmalarla korunduğu zamanlarda dolgusu düşmüş azı dişimin içerisinde yaşıyordu Deniz. Ve ben ne bok yiyeceğimi şaşırdım bana bunu söylediği zaman. Beni zaten yeteri kadar çıplak gördüğü yetmezmiş gibi gidip yerleşebileceği en korkunç yere yerleşti. Neşeyle gülerek söyledi tüm bunları. Ağzından çıkan her cümleyi korkunç bir ciddiyetle dinlediğimi ve beni inandırdığını bilmeden söyledi belki de. Hadi kendime iltimas geçiyor gibi olmayayım, her sözüne inanmamıştım aslında. Örneğin beni sevdiğine inanamadım. İnanmayı köpekler gibi istedim, ama yapamadım. Sanırım bu inançsızlık hali, hayatımda en yoğun olarak hissettiğim his olmuştur her zaman. Bana geceleri anlattığı masalların hepsine inanıyordum oysa ki. Beni tanıdık bir tilkiyle bir dağın zirvesine çıkardığı masalına inanıyordum. Güzel bir ağabeyimiz olan çakıl taşının şehit oluşuna, pelikanın ağzında delikanlılığın kitabını yazan bordo mavi hamsi kuşlarına, aşkı uğruna elini cıvaya bulayan ampullere inanıyordum. Ama beni sevdiğine hiç inanamadım. Böyleyimdir ben; hiç bir kalbi kırıp paramparça etmeden, içini açıp kendimi görmeden inanamam sevildiğime. Üstelik öylesine kötü şartlarda başlamıştı ki her şey. Ben hala ortada hiç bir şey yokken, salt şakasına “gitme dersen, kalırım” cümlesine “gitme” diyememenin ve o zamandır giyilemeyen süet ceketlerin acısını yaşıyordum içimde. Bu sözüne bile inandım, yemin ederim inandım. Ve daha en başında o kadar çok duydum ki “giderim” tehdidini; sırmaları açılmış, bir kaç kere kopup tekrar bağlanmış bir gitar teline benzedi her şey. Biliyordum bir süre sonra akort tutmaz hale geleceğini, paslanacağını ve nihayetinde kopacağını. Elimden geldiği kadar beynime hakim olmaya çalıştım. Nesnelerine bağladım O’nu. Eski ve unutulmuş bir tanrıçanın adına dikilen putlar gibiydi her şeyi; pijaması, diş fırçası, alerji hapları, hele ki o güzelim, öksüz terlikleri... Nesneler böyledir çünkü, nesneler oradadır. Sen sahip çıkarsan asla gitmezler, her zaman oradadırlar ve iyi dinleyicilerdir. Üstelik büyülülerdir aynı zamanda. Ama ağzımın içerisindeki hortlaklar hiç susmadılar, Allah’ım yemin ediyorum hiç susmadılar. Her seferinde fısıldadılar bana o gidişleri. Dediler ki “Cemal sen sevilmiyorsun, karşındaki insan bir kontenjan sevicisi...” Dünya’da kontenjan sevicisinden daha kötü bir şey yoktur çünkü, bakın mesela bunu pek çok insan bilmez. Kontenjan sevicileri hayatlarında ayırdıkları role kim sahipse onu aynı şekilde severler. Sen farklısın derler ama değilsindir. Sen istersen Augustus ol ama ünvanın hep Caesar’dır. Bir Caesar senden önce ortaya çıkmıştır ve senin en başarılı imparator olman bir şey değiştirmez. Caesar Augustus olursun. Hortlaklar bana dediler ki “sevilecek ne yanın var, insanların arasında olduğun gibi değilsin işte; bütün yaptığın numaraların farkına varacak, senin farkına varacak, korkularının farkına varacak, en zayıf yönlerini öğrenecek ve seni vuracak. Üstelik buna karşı söyleyecek hiç bir sözün yok, çünkü daha en başında söylemişti bunları, akıllı olmalıydın, kendini korumalıydın.” Hala küfredemiyorum o hortlaklara. Hala korkutuyorlar beni.

Bilmiyorum sevgili okuyucu. Hala gerçekte düşündüklerimi bilmiyorum. O kadar kılık değiştirdim ki hayatım boyunca ve bir zamanlar öyle keyifliydi ki bu değişim ritüeli... Artık gerçekte ne hissettiğimi bilmiyorum. Dünya’yı düalist bir şekilde algıladığım zamanlar geçti zannediyordum ama hala içimde hissettiklerimde bu pis düşünce var. Azizler ve şeytanlar... Sevilenler ve nefret edilenler... Bir şeyi sevip sevmediğimi anlayabilmek için onun normalde bana şeytan olarak gözükmesine sebep olacak bir hareketi yapmasını beklemek zorundayım. Ve şeytan olması gereken hareket yapıldığında hala seviyorsam ancak o zaman anlayabiliyorum hissettiğimin gerçek olduğunu. İşte bunun o an algılanmasının nasıl bir acı verdiğini bilemezsin. Öyleleyin gariban, acınası, suskun bir eyvallah; ve sonra her şey siyah... Hiç bir şey söylemeye hakkın yok; git ve kendini başka kadehlere, başka vücutlara, eriyip giden cüzdanına göm. Sakın durma, durursan düşünürsün, düşünürsen seni öldürürüm. Ve ölürken tek hissettiğin vicdan acısı olur. Solon’u hatırla, ne dersin? Durma, seni durasın diye böyle yaratmadık. İç, dövüş, sikiş ve sadece yaz. Hepsini durmaksızın yap. Sakın düşünme. Git ve kara köpeklerin tanrısına adaklar sun. Ah, yaptım evet bunu da. O karanlık cumartesi kutsal yerime gittim ve kendimi beş köpeğe tanıtıp, sevdirdikten sonra oraya kuyruk yağı sundum. "Orion peşinde Sirius, Kefeştetayyuş peşinde Kıtmir, Neyzen peşinde Çakaralmaz ve dahi tüm adı duyulmamış, şımarıkça acınmış, anlanmamış ve adil ve mütevekkil köpekler adına Cemal’in tanrısı bana yardım et. Dörtyolların ve çıkmaz sokakların aşkına peşimdeki tazılarından beni azat et. O güzel köpeklerini sadece adımı hatırlatacak kadar musallat et. Beni yalanlardan ve unutulmaktan arındır ve eğer adaletten, hatırından uzak şekilde dilediysem bunları beni kahret. Üstümde beş ayrı köpek kokusu ve hepsi benden razı. Beni görürsen sen görürsün, beni bir sevsen sen seversin. Hatırlat beni Cemal’in tanrısı, bütün unutulmuş köpeklerinin aşkına."

Azı dişinden geldiğimiz konuya bak. Çektirdim o dişi, çok uzun zaman oldu. Ama çekilirken bile rahat durmadı puşt. Üç parçaya bölündü, sonuna kadar savaştı. Kimse sadece inanmanın şeytanlarla savaşta yeterli olacağını söylemesin bana, iyi bir dişçiye de ihtiyacınız var. Diş doktoru bir peçete içerisinde o kafir dişi bana verdiğinde ağlayacak gibi oldum, biliyordum kabemi yıktığımı. Ahir zamanları yaşadığımın farkındaydım. Mutlulukta yaşıyordum ama gurbetteydim orada. Alışkanlığım yoktu ve yemin ederim bu benim suçum değildi. Kimse bilmez, kimse bilmez nasıl korkunç bir şey olduğunu her mutlulukta bir şüpheyle yaşamanın. Kimse bilmez davranışlarını kontrol altına tutarken, hissettiklerinin seni içeriden paramparça etmesinin nasıl bir şey olduğunu. Bir sürü olamamışlık, hayal kırıklıkları, ölü tanrılar vardı orada. Tavandan üzerime damlayan hayaletler vardı, yapış yapış ve sıcak. Ya şeytansı sevişmelerimden birisini gerçekleştirecektim, ki kimse beni o şekilde görmeyi hak etmez, ya da en iyi bildiğim işi yapıp ölümüne içecek ve kendimle kavgamı edecektim. Üstelik kavgamı hangi benim kazanacağına dair zerre de fikrim yoktu. Hiç olmaz zaten. Asla bilemezsin. İkincisi oldu.

Hep şeyi düşünmüştüm. Azı dişimi bir rakı kadehinin içerisinde ağır ağır dibe çökerken gördüğümü... Oradan bana küfrettiğini Deniz’in... Ağladığımı... Başka türlü öldüremezdim çünkü; o diş artık bir puttu, bir kafir tapınağı Filistin’de. Dedim ya gecelerimin yoldaş delirmeler yerine hafif aralık ve zaman zaman bir bebek masumca meme emercesine kendi kendine yalanarak yastığımın üzerine süslenen o güzel ağızlar zamanında dolgusu düşmüş azı dişimin içerisinde yaşıyordu Deniz. Sonunda azat etmek istedim aklımdaki resmini benim çarpık zihnimden. Her yerde aradım azı dişimi ve bulamadım. Her yere baktım, her yere. Biliyorum kaçtı orospu çocuğu. Hayatım boyunca benim anamı sikmek için kaçtı. Rakı kadehlerinde boğulmaktan korktu ya da usandı benden, terk etti beni. Arada sırada mesaj atacak bana, "n’aber yarrağım" diyecek. Sensiz nasıl da mutluyum diyecek, mutlu olacak da. Belki de azı dişim değildi puşt olan, bendim belki de. Ama hala Deniz’in bir parçası yaşıyor o dişte. Ya üşümüşse diye düşünüyorum bazen, ya o parçası üzgünse. Allah’ım ya dizleri yaralanmışsa, ya başını ellerinin arasına almış ağlamamaya çalışıyorsa? Ya yediği bir şey dokunmuşsa ve gazı varsa o parçasının, ya kimse sırtını ovalamıyorsa? Ya dolgusu düşmüş azı dişi zamanında korkunç babaanneler hiç ölmüyorlarsa ve sadece benim ruhumun çöpü şeytan halimle kalmışsa? Ya hala üzüyorsam O’nu istemeden? Kaçtı gitti orospu çocuğu, Deniz’e mi vermiştim acaba? Gerçekten bilmiyorum. Bir böğürtlen cini gibi kocaman ayakkabıları ve bükülmüş beliyle baktığını görür gibi oluyorum, akıyor gözlerimin önünden; eriyor. Bir acımasızlık görüyor bende. Ya öyle kaldıysa bir parçası orada? Terk etti beni azı dişim, eminim bu suç da benim. Sahip çıkmalıydım ona, hatırlanacak kadar yakın ve tekrar kullanılmayacak kadar uzak bir yere kaldırmalıydım. Haberim olmalıydı. Yapamadım hiç birini. Şimdi yok azı dişim. Umarım tek derdi benimledir. Umarım içinde taşıdığı Deniz’e kendisinin kurtarıcı rolünde olduğu hikayeler anlatıyordur, umarım inandırıyordur O’nu. Bir hayduttan başka bir şey olmadım hiç bir masalda zaten, tek fonksiyonum şövalye gelene kadar prensesleri kendi karanlığıma inandırmaktı. Umarım umutsuzluk, bekleyiş ve demir parmaklıklar kokan nefesiyle korkunç bir ejderhayımdır ben ve artık ölüyümdür. Hem yokum ben gerçekten de, bir dünle vuruldu bir yarınım. Bir tek eyvallah ve kalan her şey simsiyah.

Dedim ya, gecelerimin alışıldık karabasanlar yerine masallarla süslendiği o sihir zamanlarında dolgusu düşmüş azı dişimin içerisinde yaşıyordu Deniz. Ve düşünüyorum da; sanırım beni sevmişti.

Ben O’na kesinlikle aşık olmuştum.


Read more...

Bir Köpek Az Daha Sikecekti Beni

>> 31 Mayıs 2013 Cuma

Yarın cuma ve ben sarhoşum. Ve rakının son kadehi... Her şeyin ters gittiği yetmezmiş gibi sigaram da bitmiş. Bir umut gidiyorum Maçka'lı tekele. Ve lüks bir sitenin güvenlik kabininin önünde uluyan bir köpek... Bir çocukluğumu hatırlatıyor bana ama yaşım yirmi yedi. Artık yufka yürekler için çok yaşlıyım. Yürüyeyim istiyorum. Köpeklerden korkmam. Köpekler benden biraz korkar. Üstüm başım taşak kokusu... Ve güvenlik kabininin önünde köpek bana vızıldayarak geliyor. Önümü kesiyor. Beni sev der gibi ama anlamıyorum. Biraz seviyorum ve devam ediyorum yoluma. Köpek tekrar önümü kesiyor. Bu sefer patilerine bakıyorum, bir şey mi batmış acaba? Bir sıkıntı yok... Yürümeye devam ediyorum. Yine önümü kesiyor piç. Sırtına bakıyorum bu sefer, kene falan mı var dersin? Varsa, kredi kartımı öldürüp alacağım o ibneyi oradan. Kenesi de yok. Anlamıyorum derdini, köpekçeden çok uzak kalmışım iki yıldır. Çöküyorum bir kaldırım kenarına. İtoğlu it şaha kalkıyor ve patilerini omzuma koyuyor. Bacaklarının arasında bir pancar var. Sikini kaldırmış üzerime geliyor göt oğlanı. "Höst" diyorum köpeğe. Köpek vızıldanıyor. "Abi gözünün yağını yiyeyim, bari bacağına iki sürteyim" der gibi bakıyor. Tanrı sizi işlevsel başparmaklarıyla donatmadı köpek. Siz otuzbirden bihabersiniz. Ve beni sikmek istiyorsun. Sana bu kıyakçılığı yapacak kadar sanatçı değilim. Ağzını yumruğumla iteliyorum ama canını yakmayı da hiç istemiyorum. Siktir bu. Sikin ne bok bir şey olduğunu bilirim. Frau Wagner'den Almanca dersleri aldım ben. Çok iyi bir ortopedistmişim ama bana kardiyolojiyle ilgili sıkıntısı olan bir hasta gelmiş gibi hissediyorum. Ortaokulda olsaydım sana otuzbir çektirirdim ama artık fazlasıyla avukatım. İtelenen köpek inatla üzerime geliyor. Köpekler normalde korkar benden. Çünkü ben korkmam. Çünkü gerektiği zaman dövebileceğimi bilirler. Terimde korkunun zerresi yok. Ona rağmen başını bir kış tayı gibi sallayarak götümde koşuyor. Benim götüm yok gibidir. Yok hükmündedir, mutlak butlanla batıldır. Acıyorum yavşağa. Ama götü kaptıracak kadar değil... Bu sefer sertçe itiyorum ve önünde dikiliyorum. Gerekirse köpeği yakalayıp sikeceğim ama O'nu kendime dayattırmayacağım. Anlıyor köpek, kuyruğunu kovalamaya başlıyor. Tekele doğru giden yolda devam ediyorum. İbne güvenlikçiler gülüyor. 


Tekel kapanmış. Köpek güvenli bir mesafeden izliyor beni. Bir punduna getirip götüme dayamak peşinde. Art ayaklarının arasında sikini görüyorum. Acıyorum zavallı göte. Köpekler bile bazı köpeklere vermiyor. Bazı köpekler, köpekler için bile fazla köpek. Elimde olmayan bir poşet bira... Hayat çok zor... Hayat çok acımasız... Apartmanın kapısını açarken sokağın başına yalanıyor. Sikine ulaşmaya çalışıyor. Siki ona çok uzak. Siki onu görmüyor. Ağlasam ağlayacağım. Ağlamıyorum.

Evime giriyorum ve üç acil durum sigarası buluyorum çekmecemden. Köpek sikimde bile olmuyor. Penceremin önünde yaptığı serenatı dinlerken birkaç satır bir hikaye yazıyorum. O'nun omzumu sikme isteğinden farksız bu yaptığım. Ama bir insanım ben. Bir insanım. Ve Dünya yanarken otuzbir çekmek istiyorum.

Köpek otuzbir çekemiyor.

Read more...

Çünkü Deniz

>> 26 Mayıs 2013 Pazar

Sanırım bütün kadınlar ister gözbebeklerindeki hüzünle yakalanmayı bir pencereden dışarı bakarken ya hani? Deniz bunu tabağındaki yemeğe bakarken bile gösterir sana işte. Çekiç kendi kendine örse vurur kulaklarında makamıyla, "al" der O'nu, "O'nu al Cemal, yüreğine sok." Ciğerlerine sok O'nu, karaciğerine depola, böbreğinde biriktir. Şaka da olsa dudağını büktüğünde çek Dünya'yı vur. Kes taşaklarını da eline ver; "al ulan" de. Derdin ne senin, derdini söyle bana. Derdini parçalayayım. Deniz bunları dedirtir işte adama. Yılların hasretlik sesiyle mutfağında şarkılar şakır. "Gebersene lan sen" der içinden biri sana, "daha ne göreceksin, gebersene!" Geberemezsin ki.

Öyleleyin uzanır sana ait olan Dünya'nın en rahatsız çek-yatına. Ananın amına sığamayıp da erken doğuşların gibi onsuz her gecenin yatağı, gurbeti olan o çek-yatta serilir durur. Kolları başının üzerindedir, minicik daha kesilmesine değil öpmeye kıyamadığın koltuk altı tüylerini koklar ve "öf" der. Kokuyormuş gibi yapar. Kötü kokuyormuş taklidine inanıp inanmadığını bilemezsin. Sol kaşın az iyotlu, soğuk bir deniz gibi şüpheyle dalgalanır. Ne bu şimdi? Davet mi? Neden sana hep bir sevişme çağrısı gibi gelir bu hareket bilemezsin. Kan kasıklarına yürür. Kızılordu korosu her sarhoş oluşunda orkestrayı yönettiğin şarkıyı çalar kafanda. Yürüyün yoldaşlar! Kızılyuvarlar, çoğalın! Yoldaş Sik böyle istiyor, haydi kurtuluşa! Nasıl öpersin O'nun koltukaltlarını. Nasıl numaradan kurtarmaya çalışır kendisini senden... Köyde derelerin üzerine yapılmış köprülerden gördüğün su yılanları gibi çırpınır, uğraştıkça kasıklarında bir devrim bir savaş daha kazanır.

Aklına gelir sonra işin ortasında bütün korkunç gerçekliğin. Bir melek girer kafana. "Yaeyyuhelmüderrissu" der, "tebliğ et!" Nasıl bir boyun büküklüğüyle cevaplamıştı peygamber "ikra"yı; "ben okuma bilmem ki?" Öyle boynunu bükersin. "Ben tebliğ edemem ki? Ben seviyorum. Bana izin ver, beni azat et, görevini istemiyorum." Ve sarsar seni melek. Tebliğ et. Tebliğ et! TEBLİĞ ET! "Sonra" dersin, "Allah aşkına, daha sonra. Hem bir deliyim ben ve sen belki yoksun." Bütün deliler inanıyorlar mıydı kendi gerçekliklerine senin gibi? İnanmıyor olsunlar n'olur. Bilemezsin. Düğümlere üfleyen o vesvesecinin şerrine sığınırsın. Deniz kanıyordur, adet günüdür, halasıgiller ziyarete gelmiştir, hastadır. Eski bir büyü, belki hemşehrin, belki akraban, belki sevgilin olan eski bir Babilli tanrıça zamanından kalan bir antik dilekçe gelir aklına. Adet kanını kahveye karıştırmanın en iyi bağlanma büyüsü olduğunu hatırlarsın. Aşağılara inersin, dudaklarınla O'nun kasıklarında yüzde yüz cehennemlik bir abdest alırsın. Harut'u översin, Marut'u översin, Azazil'i, İblis'i översin bin pişman. İnançsızlığından değil; yorgunluğundan, O'nun dinlendiriciliğinden. Ağzında bir demirli kan tadıyla susar melekler. Yunus kaç kere kaçtı görevinden? Kaç balina yutacak seni? Kaç Ninova kurtulmaya değer? Ağzında adet kanı, ağzında kutsal bir kasık suyu... Bağlanırsın O'na. Hangi Tanrı kimin şeytanı? Hangi şeytan kimin Tanrı'sı? Hangi çemberden çıkamıyorsun? Hangi çember Deniz kadar bozulmaz? Deniz böyledir işte. Adamın ebesini siker. Allah'ını şaşırtır. Dudaklarını birbirine dokur da bir dua bile edemezsin.

Ve sen aldıkça tadını kanının ve kutsal görevini kovdukça ve ayyaşların kurtuluşu ertelendikçe ve barlar sokağında iki erkek daha kapıdan çevrildikçe ve üç erkek daha çekirdek çitlerken aşık oldukları ulaşılmaz kadınları düşündükçe ve dört şarkı daha kürtajla alındıkça ve beş cehennem uyarısı daha görmezden gelindikçe ve altı fotoğraf daha altı sarhoşun kalbini yaktıkça ve yedi dakika boyunca orada olduğunun farkındayken bir fikir gelir aklına ve dersin ki kendine bağlan Deniz. Kendine bağlan Deniz. Kendine aşık olmaman için hiç bir ayna görmemiş, hiç kendi sözünü duymamış, hiç kendi kendine uyumamış olman gerek. Kendine bağlan, kim senin hangi kara büyüyle gözlerini bağlamış bilmiyorum ama gör kendini. Ağzında adet kanı, ağzında kutsal bir kasık suyu... Meryem sana meydan okuyorum, sen mi kutsalsın Deniz mi? Hepinize şirk koşuyorum. Öpersin O'nu kanlı ağzınla dudaklarından. İğrenir, geri çeker kendini. Bir papaz gibi kovarsın iğrenme dürtüsünü yüzünden. Sağa sola çevirirken o güzel başını yakalarsın ve öpersin ve dudaklarını ısırırsın ve emersin. Kendisini sevsin diye... Bir tek kendisine bağlansın diye... Kendisini görsün diye... Hacer sen mi kutsalsın Deniz mi? Hepinize meydan okuyorum ve bu satırlar yüzünden yanacağım. Azize Deniz, isim günü 7 Haziran. Ağlamak şüphe uyandırıcı olmasa ağlayacaksın. Ağlayamazsın. Bir gün artık var olmadığında O'nun bu sevişmeyi sadece sarhoşluğa bağlayacağını, altında yatan amacını anlamadığını düşünürsün. Kahrolursun. Kahredicidir O'nu sevmek. Başka türlüsü de beklenemez. Artık ikinizin de ağzınızda bir demir tadı ve O güler. Gülüşü ananı siker senin. Nasıl söyleyeceksin O'na, bir şeyleri tebliğ etmen gerek aslında. Nasıl mutlu ama? Nasıl mutlu Cemal, gör O'nu. Nasıl da mutlu, nasıl da ciğerlere sokulası. Nasıl da içindesin O'nun. Nasıl da birsiniz. Nasıl da hiç öncesi olmamış gibi. Nasıl da hiç sonrası yokmuş gibi ve nasıl da bir anlık değil. Nasıl da sonsuzluk.

Nasıl da kahredici sonunun olduğunu bilmek sonsuzluğun... Nasıl da orospu çocuğu bir yürüyüş içinde yelkovan... Nasıl da teknolojik tüm hatırlatıcı melekler...

Nasıl da sevdin O'nu...

Read more...

Reva

>> 18 Mayıs 2013 Cumartesi

Gitar çalıyorum zannettiğim zamanlarda otuzbir çektiğimi fark ettiğimden beri müzikten utanıyorum. Avlandığımı zannettiğim zamanlarda otuzbir çektiğimi fark ettiğimden beri kadınları etkilemekten utanıyorum. Konuştuğumu zannettiğim zamanlarda otuzbir çektiğimi fark ettiğimden beri şiirden utanıyorum. Tapındığımı zannettiğim zamanlarda otuzbir çektiğimi fark ettiğimden beri Tanrı'mdan utanıyorum. Acıktığımı zannettiğim zamanlarda otuzbir çektiğimi fark ettiğimden beri doymaktan utanıyorum. Dünya'nın anasını sikemeyeceğimi zannettiğim zamanlarda otuzbir çektiğimi fark ettiğimden beri tembelliklerimden utanıyorum. Yazabildiğimi zannettiğim zamanlarda otuzbir çektiğimi fark ettiğimden beri gizli imdat çığlıkları atmaktan utanıyorum. Seviştiğimi zannettiğim zamanlarda otuzbir çektiğimi fark ettiğimden beri yansımamdan utanıyorum.

Dünya'nın anasını sikmek isterdim.

Yaşlandım.

Ölüyor olmaktan utanıyorum.

Read more...

İş & Güç

İş & Güç
Huysuz, tatsız, tutsuz kadın...

Not Anymore

...
Well, he went down down down;

And the Devil said; "where you been?"
He went down down down,
He screamin' down around the bend.
Down down down,
This boy went solid down;

He was always cheatin'
And he always told lies,
He was always cheatin'
And he always told lies...